SoulHunter background under2MB 4.jpg

Son Öğüt

  • 29 Temmuz 2026 15:32:22
  • 0
  • 0
  • 0

© Telif Hakkı Bildirimi

Bu eserin (bölümün) tüm telif hakları Tolga Kaan Yardibi’ye aittir. Eserin içeriği, karakterleri, olay örgüsü ve dünya kurgusu yazarın özgün fikir ürünüdür.

Yazarın yazılı izni olmaksızın bu eserin tamamı veya bir kısmı çoğaltılamaz, kopyalanamaz, dağıtılamaz, başka bir platformda yayımlanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.

© 2026 Tolga Kaan Yardibi. Tüm hakları saklıdır.

 

Son Öğüt

İnsan bilmediğinden korkar. Korktuğu şeyi ise zamanla tanrılaştırır ya da canavarlaştırır.

2002 Nisanının altısı, saat 23.47
Yer: Tohoku Ruh Tapınağı

Yıldızlarla kaplı bir gecede doğa olması gerekenden daha sessizdi. Tapınak, en yakın şehirden yirmi beş kilometre uzakta olduğundan ne araba sesleri ne de insan uğultusu duyuluyordu. Normalde dağın eteklerinden yükselen cırcır böceklerinin sesi bile kesilmişti. Rüzgâr durmuş, bahçedeki asırlık çam ağaçlarının dalları kıpırdamaz olmuştu. Sanki bütün dağ yaklaşan bir felaketi hissediyor ve nefesini tutuyordu.

Tapınağın içindeki loş koridorda tek duyulan ses, ahşap zeminin üzerine hızla basan çıplak ayakların çıkardığı tok vuruşlardı.

Tak… Tak… Tak…

Nefes nefese koşan kel adam sonunda büyük toplantı odasına ulaştı. Sürgülü kapıyı aceleyle açtığında içeride onu üç kişi bekliyordu.

Adam, nefesini toplamaya bile fırsat bulamadan konuştu.

“Haruto Arakawa-san… onu zapt edemiyoruz. Tamamen kontrolümüzden çıktı.”

Seslendiği adam ona doğru döndü.”Lee ne demek istiyorsun?”

Tam o anda… Tapınağın avlusundaki kutsal çan, kimse dokunmadığı halde kendi kendine çalmaya başladı.

DOOOONG…

Çanın yankısı daha dağın yamaçlarından aşağı inmeden dışarıdan bütün ormanı titreten uğursuz bir patlama yükseldi.

BOOOOOM!

Yer sarsılmaya başladı. Tapınağın ahşap sütunları gıcırdadı, duvarlar çatırdadı. Tavandan ince tozlar dökülmeye başladı ve arkadaki dört kişi istemsizce dengelerini kaybetti. İçeri giren kel adam üstündeki yorgunluğunun etkisiyle yüzüstü yere düştü. Patlamanın ardından yine sessizlik çöktü.

Fakat bu sessizlik huzur veren türden değildi. Tam tersine insanın içine işleyen, boğazını sıkan bir sessizlikti. O anda görünmeyen bir baskı bütün tapınağı sardı. Sanki dağın üzerine görünmez bir dev çıkmıştı da her şey onun ağırlığı altında eziliyordu. Nefes almak zorlaşıyor, kalpleri istemsizce yavaşlıyor, insanın ruhu bedeninden kaçmak istercesine huzursuzlanıyordu.

Arakawa yumruğunu sıktığını bile fark etmedi.

Lee ise bunun korku olduğunu sandı. Ama birkaç saniye sonra yanıldığını anladı. Bu… Korku değildi. Sanki ruhu, dışarıdaki varlığa yaklaşmaması için ona yalvarıyordu. 

 

Arakawa’nın yüzü öfkeyle gerildi.
“Ne oluyor? Hemen anlat, çocuk!”

Yanındaki yaşlı adam sakinliğini koruyarak elini kaldırdı.
“Bekle Arakawa… Önce Lee konuşsun.”

Lee’nin görünüşü söyleyeceği şeylerin kanıtı gibiydi.

Üzerindeki kıyafet neredeyse tanınmayacak kadar parçalanmıştı. Sol omzundan beline kadar uzanan üç derin pençe izi hâlâ kanıyordu. Kafasına bulaşan kan kurumuştu ama üzerindeki kanın çoğu kendisine ait bile değildi. Belindeki kılıç ise kabzasından birkaç karış sonra dümdüz kırılmıştı.
Savaş alanından kaçıp gelen biri değil… Bir mezbahadan kaçan biri gibi görünüyordu.

Derin bir nefes aldı. Yaşlı adama döndü, yine de sesi titriyordu.

“Sayın İtsuki… çok geç kaldık. Kral olmaya…” Kelimeyi bir türlü ağzından çıkaramadı, sanki onu söylemekten bile korkuyordu. “O şeyin Kral olmaya bu kadar yaklaştığını bilmiyorduk!”

Başını yere eğdi.

“Sadece bir tanesi daha ona diz çökerse… artık onu durduramayız.”

Üçlü arasındaki en genç kişi, bir adım öne çıktı.

“Umutsuzluğa kapılma! Gerekirse SHS’nin bütün ruh avcılarını toplarız. Ne pahasına olursa olsun o yaratığı durdururuz.”

Lee başını kaldırdı. Gözlerinde umut değil… Acıma vardı.

“Bunun için zamanımız olmayabilir Akira.”

Sesi her kelimede biraz daha çatlıyordu.

“Hayalet… neredeyse bütün savaş gücümüzü yok etti.”

Bir damla yaş yanağından süzüldü.

“…ve başkan… Başkan, onu durdurmaya çalışırken hayatını kaybetti.”

Odadaki hava bir anda dondu.

“Şu an hayaleti oyalayan tek kişi… Kaplan Sütunu, Kogane-sama.”

Kimse konuşmadı. Sessizlik bu kez ölüm kadar ağırdı.

Dışarıdaki uğursuz baskı her geçen saniye biraz daha artıyor, odadaki herkesin omuzlarına görünmez bir yük bindiriyordu. Haruto’nun çenesi öfkeden titriyordu.

İtsuki gözlerini kapatmış, derin düşüncelere dalmıştı. Yüzündeki bilge ifade ilk kez bu kadar yorgun görünüyordu. Lee’nin bakışları yavaşça Akira’ya kaydı. Az önce kararlılıkla konuşan genç adamın gözleri dolmuştu.

Akira’nın sesi titredi.
“Lee! Yani demek istediğin… Sensei Yamamoto öldü mü?”

O soru sorulduğu anda odadaki herkes cevabı biliyordu. Lee gözlerini kapattı. Başını yavaşça salladı.
“Maalesef  evet. Yamamoto-sensei öldü.”

Akira’nın dizleri hafifçe titredi.

Çocukluğundan beri ayağa kalkmayı, kılıç tutmayı ve korkunun üzerine yürümeyi öğreten adam artık yoktu. İtsuki Kurogane sessizce öne çıktı.

“Benimle gel, Akira. Yapmamız gereken bir şey var.”

Lee yaşlı adama döndü. Sesinde yalvarış vardı.

“Kurogane-san lütfen gitmeyin! Ona karşı savaşmak ölüm demek!”

İtsuki’nin cevabı tek cümleydi.

“Onlar av. Biz ise avcılarız.”

Baba ve oğul odadan çıkmak üzere kapıya yöneldi. İtsuki birkaç adım attıktan sonra durdu.

Cebinden kısa, tek ağızlı bir kılıç çıkardı. Satırı andıran kalın namlusu, siyah kürkle kaplı kabzası ve yılların izini taşıyan metal yüzeyiyle sıradan bir silaha benzemiyordu. Kılıcı bir süre sessizce elinde tuttu. Sonra Akira’ya uzattı.

“Bunu sana bugün vereceğimi hiç tahmin etmezdim Akira.”

Akira şaşkınlıkla babasına baktı. İtsuki derin bir nefes aldı.

“Ama yanılmışım klanımızın en güçlü ruh silahlarından biri Mudanto ona gözün gibi bak.”

Akira kılıcı eline aldığı anda irkildi. Sanki avuçlarının içinde görünmeyen bir nehir akıyordu. Silahın içinden yoğun bir ruh enerjisi taşıyordu. O an, içinde küçücük de olsa bir umut filizlendi.

Belki… Belki hâlâ kazanabilirlerdi. Fakat bu umut, tapınağın ağır ahşap kapıları açıldığı anda yok oldu. Kapının ardından yükselen keskin kan kokusu nefesini kesti. Avlu deneyimli hayalet avcılarının parçalanmış bedenleriyle doluydu.

Ve tam karşılarında…

Güçlü olduğundan adı gibi emin olduğu silah arkadaşları, görünmez bir felaketin önünde kâğıttan kuklalar gibi birer birer parçalanıyordu. O an Akira ilk kez gerçekten anladı. Dışarıdaki şey… Bir canavar değildi.

Canavar kelimesi, onu tarif edebilmek için yetersiz kalıyordu. Karşılarındaki şey bir şeytandı…

 

 

 

2018 Nisanının on dokuzu, saat 23.49

Beyaz floresan lambalar hasta odasını neredeyse kusursuz bir aydınlığa boğuyordu. Tavandaki ışıklar o kadar parlaktı ki yerdeki cilalı beyaz kaplamadan yansıyan ışık insanın gözlerini birkaç dakika içinde rahatsız etmeye başlıyordu. Odanın steril görüntüsüne rağmen havada hastanelere özgü keskin dezenfektan kokusu değil, ağır bir sandal ağacı tütsüsünün dumanı hâkimdi. Duman tavana doğru ağır ağır yükseliyor, ardından klimanın üflediği hava yüzünden odanın içinde ince gri şeritler hâlinde dolaşıyordu.

Koridorun diğer ucundan monitörlerin düzensiz bip… bip… sesleri duyuluyordu. Arada bir sedye tekerleklerinin zeminde çıkardığı metalik sürtünme sesi geliyor, ardından beyaz önlüklü insanların telaşlı ayak sesleri koridor boyunca yankılanıyordu. Hastane yaşıyor, nefes alıyor, her odada başka bir hayat için mücadele ediliyordu.

Pencerenin dışındaysa bambaşka bir dünya vardı.

Şehrin ışıkları geceyi yıldızlardan bile parlak hâle getirmişti. Uzaktaki binaların camları sarı ve beyaz ışıklarla parlıyor, yollarda geçen arabaların farları ince ışık çizgileri oluşturuyordu. O manzara huzurlu görünüyordu; sanki bu odanın içinde ölümün kol gezdiğinden habersizdi.

Pencerenin yanında duran sandalyede oturan İsumi ise saatlerdir neredeyse aynı pozisyondaydı. Sırtını sandalyeye yaslamış, dirseklerini dizlerine koymuştu. Gözlerinin altı uykusuzluktan morarmıştı. Hastaneye gelirken aceleyle giydiği mont hâlâ üzerindeydi. Birkaç saattir ne düzgün yemek yemiş ne de doğru dürüst konuşmuştu. Bütün dikkati yatağındaki babasındaydı.

Yatağın başucunda tüten tütsüye baktı. Hemşireler defalarca söndürmesini istemişti. Ama babası her seferinde inatla yenisini yakıyordu. İsumi artık vazgeçmişti. Bazı insanların alışkanlıkları, ölüm korkusundan bile daha inatçı olabiliyordu. Tam o sırada hemşire pencereyi açıp içeri dolan tütsü dumanını dağıtmaya çalıştı. Arkasını dönerken gülümseyerek konuştu…
“Akira-san, kendinize dikkat edin ve lütfen odada tütsü yakmayın. Bu, akciğerinizi olumsuz yönde etkileyebilir. Hey İsumi chan lütfen babana kendisine dikkat etmesini söyle benim laflarımı dinlemiyor.”

O sırada çantasından vazolara koymak için çıkardığı çiçekleri sallayan İsumi hemşireye bir gülüş atarak.
“Denerim ama bu inatla onu kimse davranışlarından vazgeçiremez gibi.”

Hasta adam yatağından huysuz bir tavırla doğruldu ve dişlerini sıkarak konuşmaya başladı.

“İstediğim şeyi istediğim zaman yakarım. Bu kötü ruhları kovmak için!”

Adam ayağa kalkmaya çalıştı. Yandaki sandalyede oturan genç adam, babasının yaptığını görünce birden ayaklandı.

“Baba, otur lütfen! Hastasın, ayağa kalkmaman gerek!”

Hasta adamın yüzü oğluna döndü. Takındığı ifade korkutucuydu. Burada olmak istemediği çok net bir şekilde anlaşılıyordu.

“İsumi, bırak beni. Burada da dursam eve de gitsem hiçbir şey değişmeyecek.”

İsumi babasını yatağa oturttu.

“Baba, dinlenmen gerekiyor! Başına gelenleri unuttun mu? Daha dün yine göğsün sıkıştı. Lütfen kendine dikkat et.”

Akira’nın inadı kırılmıştı. Yatağa uzandı. Oğlunun gözlerinin içine bakarken gözleri doldu.

“Evladım…” Derin bir nefes aldı. “Bu dünyadan ayrılmadan önce…” Öksürdü. “Öh… öh…” Birkaç saniye sustu.

“Sana üç nasihatim var. Birincisi… İşlerinin rast gitmesini istiyorsan, işlerini bitirene kadar kimseye söyleme.”

Nefesini toparlamaya çalıştı.

“İkincisi… Kendine bir amaç bul ve onun peşinden koş.”

Tekrar öksürdü.

“Öh… öh… Üçüncüsü… Akılsız baban gibi insanların hatalarından ders çıkar.”

İsumi babasının gözlerinin içine baktı o an babasının gerçekten normal davrandığını anlamıştı zaten son zamanlarda durumu giderek kötüye gidiyordu.

Bir an durdu. Gözlerinden yaş süzüldü.

“Diyeceğim dördüncü şey… bir nasihat değil.” Derin bir nefes aldı. “Senden istediğim bir şey.”

“Şunu bil ki… dostlardan biri daima diğerlerinin cenazesine katılır. Ama onun cenazesine diğerleri gelemez.”

Sesi iyice kısıldı.

“Akılsız baban gibi yalnız ölme…”

İsumi babasına doğru baktı. Çantasından çıkardığı çiçekleri vazoya koyuyor, eski çiçekleri sol elinde biriktiriyordu.

“Babacığım, havalı görünmeye çalıştığını biliyorum ama benim yanımda bilgelik taslamana gerek yok. Yaşlı bile değilsin zaten. Sadece hastasın.”

Akira sol yanına döndü. Artık kafasının arkası İsumi’ye bakıyordu. Yorgun bir sesle son sözlerini söyledi.

“En azından eski evdeki sunağın başına bir şey gelmesini engelle. O sunağa ne kadar önem verdiğimi biliyorsun.”

Akira son sözlerini söyledikten sonra derin bir nefes aldı.

Sanki ciğerlerindeki bütün havayı tek seferde dışarı bırakıyormuş gibiydi. Göğsü yavaşça indi. Ve bir daha yükselmedi. Monitördeki düzenli ses bir anlığına kesildi.

Bip…

Kısa bir sessizlik. Sonra odanın içini delen keskin alarm sesi yükseldi.

Biiiiiiiiiiiiip!

İsumi önce monitöre baktı. Sonra tekrar babasına. Yüzünde hâlâ aynı yorgun ifade vardı. Gözleri kapalıydı. Sanki sadece uyuyakalmış gibiydi. İsumi hafifçe gülümsedi.

“Baba…”

Cevap gelmedi. Omzuna dokundu. Akira kıpırdamadı.

“Baba, tamam… Şaka yapmayı bırak.”

İsumi omzunu biraz daha sertçe sarstı.

“Hey… Duymuyor musun? Baba.”

Sesindeki gerginlik yavaş yavaş hissedilmeye başlamıştı. Bir eliyle babasının kolunu tuttu. Soğumaya başlayan teni parmaklarına değdi. Kalbi istemsizce hızlandı.

“Baba…”

Bu kez sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. Biraz daha kuvvetli sarstı.

“Lütfen… Yapma. Bak… Konuş benimle.”

Akira’nın başı yalnızca İsumi’nin hareketiyle hafifçe yana kaydı. Başka hiçbir tepki vermedi. İsumi’nin nefesi düzensizleşti. Bir adım geri çekildi. Başını iki yana salladı.

“Hayır… Hayır… Hayır, olmaz. Az önce konuşuyordun. Benimle konuşuyordun. Gidemezsin.”

Bir anda tekrar yatağa eğildi. İki eliyle babasının omuzlarını kavrayıp var gücüyle sallamaya başladı.

“BABA!”

Sesindeki korku bütün odayı doldurdu.

“Lütfen… Gözlerini aç. Ne olur…”

Tam o sırada kapı hızla açıldı. Az önce odadan çıkan hemşire, alarm sesini duyar duymaz içeri koşmuştu. Arkasından beyaz önlüklü doktor da geldi.

“Hemen çekilin!”

Hemşire nazik ama kararlı bir hareketle İsumi’yi yatağın yanından uzaklaştırdı. Doktor hiç vakit kaybetmeden Akira’nın nabzını kontrol etti. Göğsüne bastırmaya başladı. Bir yandan da yüksek sesle talimat veriyordu.

“Defibrilatörü hazırlayın! Oksijen! Hemen!”

Odanın içi birkaç saniye içinde sessiz bir hasta odasından telaşla çalışan insanların bulunduğu bir acil müdahale alanına dönüşmüştü. İsumi ise duvara yaslanmıştı. Sanki ayaklarının altındaki zemin çekilmişti. Doktorların ne söylediğini duyuyor ama anlamıyordu. Gözleri yalnızca babasındaydı.

“Birazdan gözlerini açacak…”

diye düşündü.

“Birazdan bana yine kızacak. Tütsüyü söndürdüğüm için söylenecek. Sonra eve gideceğiz. Her şey normale dönecek.”

Ama dakikalar geçmesine rağmen… Akira bir daha hiç gözlerini açmadı. Hemşire ve doktor, onu sedyeye alarak hızla odadan çıkardılar. Koridorda yankılanan tekerlek sesleri yavaş yavaş uzaklaşırken İsumi olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü. Artık kendini tutamıyordu. Yüzünü ellerinin arasına gömdü. Koridoru dolduran hıçkırıkları, ilk kez gerçekten yalnız kaldığını haykırıyordu. Ameliyathane kapısı kapandıktan sonra zaman anlamını yitirmişti.

İsumi, kapının hemen yanındaki plastik sandalyeye sessizce oturdu. Dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini birbirine kenetlemişti. Başını öne eğmiş, gözlerini ameliyathanenin üzerinde yanan kırmızı lambadan ayırmıyordu.

Koridorda hayat her zamanki gibi devam ediyordu.

Hemşireler telaşla odalar arasında gidip geliyor, sedyeler bir o yana bir bu yana taşınıyor, monitörlerin tekdüze bip sesleri hastanenin sessizliğine karışıyordu. İnsanlar konuşuyor, doktorlar raporlar okuyordu.

Sanki birkaç metre ötesinde bir adam ölümle yaşam arasında mücadele etmiyormuş gibiydi.

İsumi cebinden telefonunu çıkardı.

Ekrana uzun süre boş boş baktı.

Arayabileceği kimse yoktu.

Babasının yıllardır görüştüğü birkaç eski dostu vardı ama ne isimlerini biliyordu ne de telefon numaralarını. Çocukluğundan beri eve ara sıra uğrayan o yeşil ceketli adamların yüzleri gözünün önüne geldi.

“Onlar şimdi nerede acaba?” diye düşündü.

Babası hiçbir zaman işinden bahsetmemişti.

Ne yaptığını…

Kimlerle çalıştığını…

Neden gecenin bir yarısı apar topar evden çıktığını…

Hiç anlatmamıştı.

Telefonunu tekrar cebine koydu.

Duvara yaslanıp derin bir nefes aldı.

Bir an gözlerini kapattığında çocukluğundan sayısız anı zihninde peş peşe canlandı.

Babasıyla birlikte gittikleri yaz festivalleri…

İlk bisikletini sürmeyi öğrendiği gün…

Evlerinin bahçesinde yaptıkları tahta kılıç düelloları…

Hepsi birkaç saniyelik görüntüler hâlinde gelip geçiyordu. İsumi istemsizce gülümsedi.

“İhtiyar… Bu kadar kolay pes edecek adam değilsin.”

Tam o sırada ameliyathanenin üzerindeki kırmızı ışık söndü. Otomatik kapılar yavaşça açıldı. İsumi bir anda ayağa kalktı. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu. İçeriden çıkan doktorun yüzüne baktığı anda ise… Sonucu öğrenmek için tek kelime duymasına gerek olmadığını anladı. Ama bu yetmezmiş gibi doktor sözleri söyledi.

“Sayın Kurogane, maalesef babanız hayatını kaybetti. Başınız sağ olsun.”

İsumi hiçbir şey söylemedi. Babası her zaman güler yüzlü biri olmuştu. Arada yıldız düğmeli yeşil giysiler giyen adamlar eve uğrardı. Babasını uzun zamandır tanıyorlardı. Ya da o, öyle sanıyordu.

Eve doğru yürürken aslında caddelerin ne kadar karanlık ve küçük olduğunu fark etti. Aydınlanmak için bütün güneşi de alsa, şu an her yer karanlık kalırdı. Sığması için bütün dünya verilse yine küçük gelirdi.

Bir sokaktan öbürüne derken bir yokuş çıkmaya başladı. Yokuşu çıkarken sanki sırtında bir çanta vardı da her adımda biri çantaya 1 taş daha atıyordu.

Eve neden gidiyorum ki? Artık beni bekleyen kimse yok. Babamın eşyalarını alıp kaldırmam kimin umurunda ki? Hayır, İsumi! Baban böyle kendine işkence ettiğini görse sana ne derdi? Hayatı boyunca seni mutlu etmek için uğraştı.

İsumi, kapının önünde elindeki anahtara bakarken istemsizce geçmişe daldı.

Yıllar önce…

Henüz ilkokula yeni başladığı zamanlar.

Öğleden sonra güneşi, eski evin verandasına vuruyordu. Bahçedeki rüzgâr çanı hafifçe sallanırken içeriden tütsü kokusu geliyordu.

Salonun ortasında diz çökmüş olan Akira, masanın üzerine yaydığı birkaç dosyaya göz gezdiriyordu. Elindeki kalemle bir şeyler not alıyor, arada bir düşünceli şekilde tütsüden yükselen dumanı izliyordu.

O sırada küçük ayak sesleri koridordan koşarak yaklaştı.

“Baba!”

Yaklaşık yedi yaşındaki İsumi nefes nefese salona daldı. Elinde tahta bir oyuncak kılıç vardı. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

“Baba, biraz dışarı çıkalım!”

Akira başını kaldırdı. İsumi heyecanla konuşmaya devam etti.

“Parka gidelim. Ya da kılıç savaşı yapalım. Kazanan akşam yemeğini seçsin.”

Akira istemsizce gülümsedi.

“Yine mi?”

“Evet! Bu sefer kesin kazanacağım.”

Akira elindeki dosyaları kapattı. Bir an oğluna baktı. Gözlerinde yumuşak bir ifade vardı. Sonra üzgün bir tebessüm etti.

“Bugün olmaz.”

İsumi’nin omuzları düştü.

“Neden?”

“İşim var.”

“Ama hep işin var.”

Akira cevap veremedi. Tam o sırada…

Tak. Tak.

Kapı iki kez çalındı. Akira’nın yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu. Ayağa kalktı. Kapıyı açtığında dışarıda dört adam bekliyordu. Hepsi koyu yeşil ceketler giyiyordu. Ceketlerin pirinç düğmelerinin üzerinde küçük sarı yıldız kabartmaları parlıyordu. Yüzlerindeki ifadeler sertti.

İçlerinden biri hafifçe başını eğdi.

“Akira Kurogane-san.”

Akira’nın cevabı sakindi.

“Ne oldu?”

Adam dosyayı uzattı.

“Sendai’nin batı bölgesinde aktivite tespit edildi.”

Akira dosyaya göz attı. Adam devam etti.

“İlk ekip geri dönemedi. Bölge kontrolden çıkmadan önce müdahale edilmesi gerekiyor. Merkez, görevi size verdi.”

Odadaki hava bir anda ağırlaşmıştı. Akira birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra dosyayı kapattı.

“Anladım. Beş dakika içinde hazır olurum.”

Adamlar aynı anda başlarını eğdi.

“Emredersiniz.”

Onlar dışarı çıkarken İsumi babasının yanına geldi.

“Baba… Gerçekten gitmek zorunda mısın?”

Akira çömeldi. Bir elini oğlunun başına koydu.

“Evet. İşim bu.”

“Kötü adamları mı yakalıyorsun?”

Akira kısa bir an durdu. Sonra gülümsedi.

“Buna benzer bir şey.”

“Korkuyor musun?”

Akira başını iki yana salladı.

“Evet. Ama başka insanlar korkmasın diye birilerinin bu işle ilgilenmesi gerekiyor.”

İsumi hiçbir şey anlamamıştı.

Sadece başını salladı.

“Peki… Çabuk dön olur mu?”

Akira oğlunun saçlarını karıştırdı.

“Söz vermeyeyim. Ama elimden geleni yaparım.”

Dolaptan koyu yeşil ceketini aldı. Omuzlarına geçirdi. Yıldız işlemeli pirinç düğmeler loş ışıkta hafifçe parladı. Kapıya yöneldi. Tam çıkacakken dönüp son kez oğluna baktı.

“Annen gelene kadar uslu dur.”

İsumi elindeki oyuncak kılıcı havaya kaldırdı.

“Tamam! Gelince maç yapacağız ama!”

Akira gülümsedi.

“Anlaştık.”

Kapı kapandı. Küçük İsumi verandaya kadar koştu. Babasının yeşil ceketli adamlarla birlikte sokağın sonunda gözden kayboluşunu uzun süre izledi.

 

İsumi gözlerini kırptı. Geçmişin görüntüleri yavaşça dağıldı. Karanlık sokakta tek başına yürüdüğünü yeniden hatırladı. İstemsizce kendi kendine mırıldandı.

“Babam… Acaba gerçekten ne iş yapıyordu?”

Başını hafifçe iki yana salladı.

“Hiç söylemezdi.”

Her seferinde aynı cevabı verirdi.

“İşim var.”

İsumi burnundan hafifçe güldü.

“Düşününce…”

“Koskoca çocukluğum boyunca bir kez bile ne iş yaptığını anlatmadı.”

Küçük bir kahkaha attı.

“Aynı adammış gerçekten…”

Gülümsemesi birkaç saniye sürdü. Sonra tekrar sessizleşti.

“Herhâlde bunun da bir sebebi vardı. Belki de beni korumaya çalışıyordu.”

Rüzgâr yeniden esmeye başladı. İsumi’nin yüzüne ufak bir tebessüm yayıldı. Gözleri dolmuştu. Sağ eliyle gözlerindeki yaşları sildi. Uzakta duran, ışıkları yanmayan eve baktı. İlk kez o ev ona yuva gibi değil, terk edilmiş bir bina gibi görünüyordu. İsumi derin bir nefes aldı. Titreyen eliyle anahtarı çevirdi. Kapı her zamanki gibi gıcırdayarak açıldı. İçerisi zifiri karanlıktı. Elini duvardaki düğmeye uzattı.

Çıt.

Salon loş bir ışıkla aydınlandı. Her şey bıraktığı gibiydi. Kapının yanındaki ayakkabılar… Duvara yaslanmış eski şemsiye… Mutfaktaki yarısı içilmiş çay bardağı… Masanın üzerinde okunmayı bekleyen gazete… Sanki babası birazdan mutfaktan çıkıp,

“Hoş geldin.”

diyecekmiş gibiydi.

İsumi birkaç adım attı. Ev sessizdi.

O kadar sessizdi ki kendi nefes alışını bile duyabiliyordu. Tam o sırada… Babasıyla hastanedeki son konuşması zihninde yankılandı.

“En azından eski evdeki sunağın başına bir şey gelmesini engelle. O sunağa ne kadar önem verdiğimi biliyorsun.”

İsumi başını kaldırdı. Salonun en arka köşesine baktı. Oradaydı. Çocukluğundan beri hep aynı yerde duran sunak. Ama bugün… İlk defa gerçekten dikkatini çekmişti. Yavaş adımlarla yanına yaklaştı. Bu, bildiği tapınak sunaklarına hiç benzemiyordu. Ahşap bir kaidenin üzerine yerleştirilmiş, kalın siyah çelikten yapılmış silindir biçimli bir kafesti. Parmaklıkları o kadar sık örülmüştü ki içini görmek bile zordu. Kafesin her tarafına farklı renklerde yüzlerce mühür yapıştırılmıştı. Bazıları sararmıştı. Bazılarının mürekkebi neredeyse silinmişti. Bazıları ise sanki daha dün yapıştırılmış gibi yepyeniydi.

Kırmızı…

Siyah…

Lacivert…

Altın sarısı…

Her mühürün üzerinde birbirinden farklı semboller ve anlamını bilmediği eski yazılar vardı. İsumi çocukken bunları defalarca koparmaya çalışmıştı. Babası her seferinde sert bir ses tonuyla onu durdurmuştu.

“Onlara dokunma. Bir daha da yaklaşma.”

Nedenini hiç söylemezdi. İsumi yavaşça diz çöktü. Parmaklarını kafesin demirlerine yaklaştırdı. Soğuk metal avucuna değdi. İçeriye baktı. Kafes bomboş görünüyordu.

Ne bir heykel…

Ne kutsal bir eşya…

Ne de bir hatıra…

Hiçbir şey yoktu.

“Baba… Sen gerçekten neyin peşindeydin?” diye mırıldandı.

Cevap gelmedi. Ev yine sessizliğe gömüldü. İsumi elini geri çekti. Babasının son isteğini yerine getireceğine dair sessizce kendi kendine söz verdi.

Her ne olursa olsun… Bu sunağı koruyacaktı. Çünkü hayatı boyunca hiçbir şey istemeyen babası…

Ölmeden önce ilk ve son kez ondan bunu istemişti. İsumi son kez kafese baktı. Loş ışığın altında, mühürlerden biri neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif titredi. Ve yere bir çeşit toz döküldü. İsumi bunu yorgun gözlerinin bir oyunu sandı. Başını iki yana salladı. Lambayı kapattı.

Ve ev, yeniden karanlığa gömüldü.

 

 

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm

    Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız