© Telif Hakkı Bildirimi
Bu eserin (bölümün) tüm telif hakları Tolga Kaan Yardibi’ye aittir. Eserin içeriği, karakterleri, olay örgüsü ve dünya kurgusu yazarın özgün fikir ürünüdür.
Yazarın yazılı izni olmaksızın bu eserin tamamı veya bir kısmı çoğaltılamaz, kopyalanamaz, dağıtılamaz, başka bir platformda yayımlanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.
© 2026 Tolga Kaan Yardibi. Tüm hakları saklıdır.
İlk Adım
İnsan bilmediğinden korkar. Korktuğu şeyi ise zamanla tanrılaştırır ya da canavarlaştırır.
2018 Nisanının yirmisi, saat 01.42
İsumi evin odalarını gezmeye başlamıştı. Babasının geride bıraktığı eşyaları topluyordu. İlk olarak evin girişini kontrol etti. Burada dikkatini çeken fazla bir şey yoktu. Kapının yanındaki birkaç ayakkabı, askılıkta asılı duran yıldız işlemeli pirinç düğmelere sahip yeşil ceket ve üzerinde yaklaşık bir düzine anahtar bulunan eski bir anahtarlık…
İsumi ceketi görünce istemsizce durdu. Babasının onu giyip gece yarısı sessizce evden çıktığı günleri hatırladı. Çocukluğundan beri sayısız kez aynı manzarayı izlemişti. Babası yeşil ceketini omuzlarına geçirir, ona yalnızca “İşim var.” der ve gecenin karanlığında gözden kaybolurdu.
Düşüncelerini dağıtıp anahtarlığı eline aldı. Anahtarların çoğu sıradandı. Fakat içlerinden ikisi diğerlerinden farklıydı. Eski tip demir anahtarlardı. Yılların etkisiyle paslanmış, yüzeyleri yer yer yeşile dönmüştü. İsumi onları birkaç saniye daha inceledi. Sonra omuz silkip cebine attı.
“Herhalde depo anahtarı falandır.”
Koridorda ilerledikten sonra mutfağa girdi. Dolapları tek tek açtı, çekmeceleri kontrol etti ama bulabildiği tek şey çatal, kaşık, birkaç tabak, buzdolabının üzerine yapıştırılmış magnetler, biraz sake ve bir kasa biraydı. Buzdolabı ise ağzına kadar doluydu. Babası, annesinin yokluğundan beri sürekli yemek stoklardı. Çünkü ne zaman işe gideceği, ne zaman döneceği hiç belli olmazdı. İsumi’nin aç kalmasını istemezdi.
İsumi buzdolabının önünde durup iç çekti.
“Babam da amma içiyormuş… Gerçi sarhoş olduğunu neredeyse hiç görmedim.”
Tam mutfaktan çıkacağı sırada ayağı sandalyenin ayağına takıldı. Bir anda dengesini kaybederek yüzüstü yere kapaklandı.
“AAAH! Acıdı lan… Neyse, iyiyim.”
Duvara tutunarak yavaşça ayağa kalktı. Devrilen sandalyeyi yerine koymak için eğildi. Tam o sırada gözü yere takıldı. Sandalyenin çarptığı noktadaki ahşap kaplama hafifçe yerinden oynamıştı.
İsumi eğilip gevşeyen kaplamayı yerinden kaldırdı. Altında küçük bir boşluk vardı. Boşluğun içinde ise beyaz bir kumaşa sarılmış uzun bir cisim duruyordu. Kumaşın üzerine siyah mürekkeple anlamını bilmediği semboller çizilmişti. İsumi gördüğü manzara karşısında olduğu yerde donup kaldı. Uzun nesneyi yavaşça çekip çıkardı. Şekli tam seçilmiyordu. Kumaşı dikkatlice masaya bıraktı. İçindeki nesnenin etrafını saran bakır bir halka olduğunu fark etti. Halkayı eliyle kavrayıp çekti.
Yerinden oynamadı. Bir kez daha denedi. Yine olmadı. Kaşlarını çatan İsumi bütün gücüyle asıldı.
ÇAT!
Bakır halka bir anda parçalanarak dağıldı.
Tam o anda evin ışıkları şiddetle yanıp sönmeye başladı.
Çıt… Çıt… Çıt…
İsumi irkilerek ayağa kalktı. Hızla pencereye koşup dışarı baktı. Sadece kendi evlerinin değil, bütün sokağın elektriği kesilmişti. Birkaç saniye önce ışıl ışıl görünen evler şimdi karanlığın içine gömülmüştü.
Yavaşça arkasını döndü.
Kumaşın bulunduğu yerden ince siyah bir duman yükseliyordu.
İsumi korkuyla birkaç adım geri çekildi. Gözlerini dumandan ayıramıyordu.
“Ne oluyor lan burada? Bu evin nesi var böyle?”
Siyah duman giderek yoğunlaştı. Ardından beyaz kumaş, sanki hiç var olmamış gibi gözlerinin önünde kül bile bırakmadan yok oldu.
Artık geriye yalnızca içindeki silah kalmıştı. Tek ağızlı, kısa ama alışılmadık derecede kalın bir kılıç… Neredeyse bir satırı andırıyordu. Yılların izini taşıyan metal yüzeyinde düzensiz gümüş renkli lekeler vardı. İsumi derin bir nefes aldı.
“Belki de sadece babamın yaptığı bir şeydir. Zaten yarın yakma töreni sırasında oradaki keşişe sorma fırsatım olacaktır. Şu an yapmam gereken tek şey sakin olmak, zaten peder kendimi bu kadar üzmemi istemezdi, o arkasından yas tutulmasını isteyecek kadar bencil biri değil.”
İsumi yavaş yavaş kılıca doğru yürüdü ve masanın başında durdu. Elini uzatırken parmaklarının titrediğini fark etti. Kılıç, pürüzsüz bir işçilikten çok uzaktı; dövme çeliğin üzerindeki o gümüş renkli lekeler ve namlunun sırtındaki köşeli, derin oyuklar silaha hırpalanmış ama hâlâ çok ölümcül bir hava katıyordu. İsumi derin bir nefes alıp o yıpranmış deri kabzayı kavradı. Metal parçalandığında dağılan bakır halkanın aksine, bu silah eline tam oturdu. Beklediğinden çok daha ağırdı; sanki elini azıcık gevşetse elinden sıyrılıp yere düşecek gibiydi ama, dengeli bir kütlesi vardı. Kabzanın ucundan sarkan ikiz siyah kordon bileğine dolanırken, kılıcın gövdesindeki o tuhaf oyuklar ve vahşi hatlar, babasının “İşim var,” diyerek gecenin karanlığında kaybolduğu o gizemli saatlere yepyeni, karanlık bir anlam yüklüyordu. İsumi bunları düşünürken silah elinden kayıp yere düştü ve bıçak kısmı boylu boyunca yere saplandı.
“İyi ki ayağıma düşmedi. Bu gece ne oluyor lan, her şey çok garip hissettiriyor. Sadece hissettirmiyor, çok garip şeyler yaşanıyor.”
İsumi kılıcı yerden almak için kabzasını tuttu ve çekmesiyle kılıç gümüş renkli bir dalga yaydı.
Vrooommm!!!
O görünmez dalga evin içinden geçerek dışarı yayıldı. İsumi panikle geriye doğru 3 adım attı. Attığı üçüncü adımda sendeledi, tam yere düşecekken dengesini topladı. Nefes nefese kalmıştı.
“Bunu bir yere koymam gerek!”
İsumi bu gece boyunca yaşanan olayların şokuyla afallamıştı, ağlamak istiyordu ama ağlayamıyordu, çığlık atmak istiyordu ama ağzı açılmıyordu, hızlı adımlarla sunağın bulunduğu yere, salona gitti. Sunak hâlâ olduğu yerdeydi, hiçbir şey değişmemişti. Ahşap bir kaidenin üzerine yerleştirilmiş, kalın siyah çelikten yapılmış silindir biçimli bir kafesti. Üzerinde ne yeni bir çizik ne bir göçük ne de bir kabarma vardı. Kılıcı kaidenin yanına yere koydu. Sonra koltuğa doğru gidip kendini koltuğa attı, iki elini alnına koydu, sonra dirseklerini bacaklarına dayadı. Gözünden bir damla yaş süzülmeye başladı.
“Bu şeyler neden yaşanıyor, kafayı yemek üzereyim!” dedi İsumi ağlamaklı bir sesle.
“Hayır, bu evden gitmem lazım, bu evden gitmem lazım!” diye haykırdı.
Ayağa kalkıp hızlı adımlarla dış kapıya doğru yöneldi. Kapının önüne gelip kulpu tuttuğu esnada, kapı sertçe çalındı.
TAK! TAK! TAK!
İsumi olduğu yerde donakalır.
Bu saatte buraya kim gelir ki?
“Kim o?”
İsumi’nin elleri titriyordu, karşıdan gelecek olan cevap onu tedirgin ediyordu ve bir anda cevap geldi. Sakin ve profesyonel bir ses.
“İyi akşamlar. Kapıyı açmanızı rica ediyorum.”
İsumi biraz rahatlamış gibiydi. Ama yine de emin olmak istiyordu.
“Kimsiniz?”
“Size zarar vermek istemediğimden emin olabilirsiniz. Güvenliğiniz için kapıyı açmanız çok önemli.”
İsumi kapının kulpunu yavaşça çevirdi ve kendine doğru çekmeye başladı. İlk bakışta sıradan bir lise öğrencisini andırıyordu. Yaklaşık 1,75m boyunda, ince yapılıydı. Siyah saçları düzensizdi; sanki günlerdir taranmamış gibiydi. Keskin siyah gözleri ise karşısındaki insanı değil, çevresindeki en küçük ayrıntıyı bile aynı anda izliyormuş hissi veriyordu. Yüzünde ne gülümseme vardı ne de öfke. Duygularını gizlemeyi alışkanlık hâline getirmiş gibiydi. Üzerinde yıldız baskılı düğmeleri olan yeşil bir ceket vardı. Kapıdan içeri giren kişi bir adım attı. İsumi’nin gözlerinin içine baktı ve eğildi.
“Beni içeri aldığınız için teşekkür ederim. Adım Shin Arakawa ve sizinle konuşmam gereken bir şey var. Buraya Sensei Akira Kurogane’nin vasiyeti ve Sensei İtsuki Kurogane’nin emrini uygulamak için geldim.”
İsumi şaşırmıştı.
“İtsuki Kurogane mi? Yanılıyor olmalısınız, benim dedem ben doğmadan önce öldü.”
Shin şaşkın gözlerle İsumi’ye baktı.
“Hayır, İtsuki sensei hayatta. Sana bir sorum var, adın neydi?”
İsumi Shin’e baktı.
“Adım İsumi Kurogane.”
“Anlaşıldı. Sizinle görüşmem gereken bir konu var.”
Shin’in gözleri sunağa kaydı.
“Sunağın sağlam olduğunu görmek rahatlatıcı. Ancak buradan biri büyük, biri küçük olmak üzere iki ruh gümbürtüsü tespit ettik.”
İsumi Shin’in dediği şeylerden hiçbir şey anlamıyordu.
“Ruh gümbürtüsü nedir?”
“Ruh gümbürtüsü, fazla miktarda ruh enerjisi taşıyan bazı nesnelerin strese maruz kalması durumunda kontrolsüz biçimde ruh enerjisi boşaltmasıdır.”
“Peki ruh enerjisi?”
“Ruh enerjisi, canlıların ve bazı nesnelerin doğal olarak taşıdığı görünmez bir güçtür. Ama ayrıntılarını açıklayacak vaktim yok; SHS’ye ulaştığımızda gerekli bilgilendirme yapılacaktır.”
Shin yerdeki kısa kılıcı gördü ve tek eliyle kaldırıp İsumi’ye uzattı.
“Mudantō, Kurogane ailesinin güçlü bir kılıcıdır. Şu an önceliğim, bakır halkanın içindeki mücevheri bulmak. Ardından sizi de yanımda götüreceğim.”
İsumi tedirgin bir şekilde Shin’e baktı, yüzünde “ne yaptım ben” bakışı rahatça okunuyordu.
“Shin, ben onu kırdım.”
“Ne yaptın, ne yaptın?”
“Ben onu kırdım.”
İsumi’nin sesindeki pişmanlık çok rahat anlaşılıyordu.
“Siktir!”
Shin bir an duraksadı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“…Kontrolsüz bir ifadeydi, özür dilerim. Buradan hemen çıkmamız gerekiyor; kırdığınız şey evinizi koruyan bariyerin enerji kaynağıydı. Kaynak olmadan da bir süre dayanabilir ama kendini artık yenileyemez.”
Shin İsumi’yi yakasından tutup cama doğru koşmaya başladı.
“Buradan çıkıyoruz!”
GÜÜÜÜÜÜM!!!!!
İsumi dışarıya baktığında evin etrafını saran mavi bir küre gördü, ama gördüğü tek şey bu değildi; bazı varlıklar vardı. Biri gümüşten oluşan bir buhar gibi gözüküyordu, vücudu her an başka bir şekle bürünüyordu. Yanında ise gölgeden oluşuyormuş gibi görünen insansı bir varlık vardı, varlık sağ kolunu bir anda havaya kaldırdı ve vücudu bir anda kürdan gibi kaldı; bir an sonra sağ kolu bir araba kadar büyüktü, yumruğunu mavi küreye savurdu.
GÜÜÜÜÜÜÜM!!!!
İsumi gördüğü şey karşısında korkudan tir tir titriyordu.
“Shin, acaba onlar ne?”
Shin hiç istifini bozmamıştı.
“Onlar hayalet.”
“Ne? Nasıl? Hayaletler gerçek mi?”
Shin’in yüzündeki ciddiyette hiçbir değişim yoktu.
“Evet, hayaletler sen ve ben ne kadar gerçeksek o kadar gerçek. Hey İsumi insanlar öldüğünde ne olur? Öbür dünyaya gidip huzura kavuşurlar, değil mi? Evet… Bu doğru. Ama sadece kısmen.
Öbür dünyaya gidemeyen ruhlar bu dünyada sıkışıp kalır. Zamanla insanlıklarını kaybederler. Önce adlarını, sonra amaçlarını unuturlar. Ardından kendilerine özgü özellikler ve formlar kazanırlar. Bu yüzden bir hayaletin potansiyelini önceden belirlemek neredeyse imkânsızdır. Bu… insanlar için de geçerlidir.”
Shin cebinden bir telsiz çıkardı.
“Destek talep edeceğim. O herif üşenmeden gelirse karşımıza çıkabilecek hiçbir şey kalmaz.”
“Merhaba, merhaba, ses deneme, 1, 2, 3.”
Telsizden bir ses geldi.
“Dinlemedeyiz, tamam.”
“Akira-san’ın evine saldıran 20 küsur hayalet var, Sunak tahmin ettiğimizden daha fazla enerji yayıyor. Şu an Sunak saniyede 1 Megaaniman enerji yayıyor, destek istiyoruz, tamam.”
Telsizden cızırtılar gelmeye başladı.
“Destek yolda, Kurogane’nin başına bir şey gelmesin, tamam.”
“Sağ ol, tamam, Shin çıkıyor.”
“Shin, sen 20 küsur mü dedin?”
“Evet, hissedememeniz gayet normal. Sakin olmaya çalışın; bugün sizin için ağır geçiyor olmalı. Başınız sağ olsun İsumi.”
“Onu boş ver, Shin… Sen yirmi küsur mu dedin?”
Shin başını hafifçe salladı.
“Evet.”
İsumi’nin yüzü bembeyaz kesildi.
“Yani… Evin etrafında gerçekten yirmiden fazla canavar mı var?”
“Şu an için.”
Shin telsizi kemerine geri taktı.
“Ama sayıları artıyor.”
İsumi’nin boğazı düğümlendi.
“Artıyor derken…?”
Shin cevap vermeden bariyere baktı.
Mavi kürenin üzerine yeni darbeler inmeye başlamıştı.
GÜÜÜÜM! GÜÜÜÜM!
Bu kez sadece iki değil…
Dört… Altı… On…
Karanlığın içinden yeni siluetler çıkıyordu. Kimisinin yalnızca kırmızı gözleri görünüyordu. Kimisinin vücudu tamamen siyahtı. Bazıları yerde sürünerek ilerliyor, bazıları ağaçların tepelerinde dolaşıyor, bazıları ise havada süzülüyordu. Hepsinin ortak bir noktası vardı. Bakışları aynı yere çevrilmişti. Kurogane Evi. Shin’in yüzündeki sakin ifade ilk kez hafifçe değişti.
“…Beklediğimden hızlı.”
İsumi yutkundu.
“Neden buraya geliyorlar?”
Shin gözlerini bariyerden ayırmadan cevap verdi.
“Çünkü siz”
Kısa bir duraksama oldu.
“az önce kilometrelerce öteden hissedilebilecek kadar büyük bir ruh gücü saldınız, hem de iki defa.”
İsumi şaşkınlıkla kendini gösterdi.
“Ben mi?”
“Evet.”
Shin yerde duran Mudantō’ya baktı.
“Birincisi o kılıç.”
Sonra sunağa döndü.
“İkincisi ise bariyerin çekirdeğini, yani enerji kaynağını parçaladığınız zaman.”
GÜÜÜÜÜM!!
Shin önce dışarıdaki yaratıklara baktı; normal birinin çıldırması için bir tanesini görmesi bile yeterliydi.
“Üçüncüsü ise sizin suçunuz değil; sunak zaten kendi kendine devasa miktarda ruh enerjisi yayıyor. Zira ruh gümbürtüsünün ne olduğunu size az önce açıkladım.”
Bu kez bariyerin üzerinde örümcek ağı gibi ince çatlaklar belirdi. İsumi’nin gözleri büyüdü.
“Az önce dayanır demedin mi?”
“Dayanır.”
Shin sakince cevap verdi.
“Ama…”
Gözlerini karanlığa çevirdi.
“…bu kadar hayalete karşı değil. Ben, o hayaletlerin yaklaşma riskine girmeyeceğini sanmıştım, çünkü ben buradayım ve onlardan güçlüyüm.”
Tam o anda bütün hayaletler bir anda hareket etmeyi bıraktı. Şehir sessizleşti. Rüzgâr bile kesildi. Shin’in kaşları çatıldı.
“…Bir dakika.”
İsumi korkuyla fısıldadı.
“Ne oldu?”
Shin’in sesi bu kez eskisinden çok daha ciddiydi.
“Hepsi bir şeye yol veriyor.”
Karanlığın içinde duran onlarca hayalet yavaşça iki yana çekilmeye başladı. Sanki… Birine geçit açıyorlardı. Uzakta, sisin içinden ağır adımlarla tek bir siluet görünmeye başladı. Her adım attığında çevresindeki hayaletler istemsizce geri çekiliyordu. Shin’in gözbebekleri küçüldü.
“…Görünüşe bakılırsa üzerimize güçlü bir düşman çektik.”
Elini yavaşça kılıcının kabzasına koydu.
“Demek bir rütbeli hayalet de geldi.”
İsumi ve Shin evde bariyerin çatlamasını izlerken, dışarıdaki hayaletler iki yana çekildi.
Ve adım sesleri duyulmaya başladı.
TAK! TAK! TAK! TAK! TAK!
Sisin içinden iri bir silüet belirdi. Yaklaştıkça cüssesinin büyüklüğü daha da net ortaya çıkıyordu — bu, Shin’in bugüne kadar karşılaştığı hiçbir hayalete benzemiyordu.
Gece mavisiyle morun karıştığı mat teni, sisin arasından ağır ağır sıyrılıyordu. Adım attıkça kaslı kolları hafifçe sallanıyor, göğsünü saran kızıl rün çizgileri her hareketinde bir kor gibi parlayıp sönüyordu; sanki yaratığın içinde canlı bir ateş nefes alıyordu. Kan kırmızısı gözleri — göz bebeği bile olmayan, boşluğa bakan iki alev — doğrudan Shin’e kilitlenmişti. Bakışlarını bir an bile kaçırmıyordu.
Shin, elinin farkında olmadan kılıcının kabzasına kaydığını hissetti. Yaratığın başındaki iki büyük boynuz, her adımda omuzlarına dökülen kömür karası saçların arasından ürkütücü bir taç gibi yükseliyordu. Belindeki koyu renk plakalara asılı duran o karanlık yumru dikkatini çekti — hareket ettikçe hafifçe sallanıyor, neyin parçası olduğu belli olmayan bir ağırlıkla sarkıyordu. Shin gözlerini oradan ayıramadı; içgüdüleri ona bunun sıradan bir ganimet olmadığını söylüyordu.
Sivri beyaz dişleri dudaklarının arasından belli belirsiz görünüyor, uzun parmaklarının ucundaki keskin tırnaklar her adımda havayı hafifçe çiziyormuş gibi bir ses çıkarıyordu.
Baş belası yaratık. Ama tam gücüne henüz ulaşmamış — bu bize hâlâ bir şans bırakıyor. Sadece tek bir şans.
İsumi, üzerine çöken baskının altında ezilmiş, geri geri gidiyordu. Sırtı sunağa çarptığında yere çöktü. Gözünden bir damla yaş süzüldü, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha. Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
“Ko- korkuyorum! Ne yapacağımı bilmiyorum. Baba neler oluyor?”
Shin aniden İsumi’nin önünde eğildi. Sol eliyle omzunu sıkıca kavradı.
ŞAP!
Avucu İsumi’nin yanağına indi. Ses, aralarındaki gerilimi bir anlığına susturdu.
“Kendinize geldiniz mi, İsumi?”
İsumi’nin gözleri hâlâ yaşla doluydu. Elleri titriyordu. Yanağındaki acıyı hissetmesine rağmen tepki bile veremedi, sadece başını sallayabildi.
“E-evet… İyiyim.”
Sesi kendi kulağına bile ikna edici gelmedi. Shin’in gözleri bir an yumuşadı, ama sesi sertliğini korudu.
“Sakin olun. Ne olursa olsun sunağın yanından ayrılmayın ve Mudantō’yu bırakmayın.”
Dışarıdan gelen bir gürleme evin temelini titretti. İsumi istemsizce sıçradı, elleri kılıcın kabzasına daha sıkı sarıldı — bırakmaktan çok, ona tutunuyordu.
“Bu şey bariyeri istediği an parçalayabilir.”
Shin’in bakışları bir kez daha dışarıdaki silüete kaydı, sonra tekrar İsumi’ye döndü.
“Bana güvenin. Sizi koruyacağım.”
İsumi’nin dudakları titredi. Bir şey söylemek istedi — belki bir teşekkür, belki bir itiraz — ama boğazından çıkan tek şey zayıf bir hıçkırık oldu. Kendini bu kadar çaresiz hissettiği bir an hatırlamıyordu. Ne okulda başarılı olmuştu ne de bir yerde işe girebilmişti, ne de hayatında önemli bir şeyi korumuştu. Şimdi burada, titreyen elleriyle babasının bıraktığı kılıca sarılmış, bir yabancının arkasına sığınmaktan başka hiçbir şey yapamıyordu.

