SoulHunter background under2MB 7.jpg

Kral ve Soytarı

  • 29 Temmuz 2026 15:49:00
  • 0
  • 0
  • 0

© Telif Hakkı Bildirimi

Bu eserin (bölümün) tüm telif hakları Tolga Kaan Yardibi’ye aittir. Eserin içeriği, karakterleri, olay örgüsü ve dünya kurgusu yazarın özgün fikir ürünüdür.

Yazarın yazılı izni olmaksızın bu eserin tamamı veya bir kısmı çoğaltılamaz, kopyalanamaz, dağıtılamaz, başka bir platformda yayımlanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.

© 2026 Tolga Kaan Yardibi. Tüm hakları saklıdır.

Kral ve Soytarı

İnsan bilmediğinden korkar. Korktuğu şeyi ise zamanla tanrılaştırır ya da canavarlaştırır.

Bariyerin üzerindeki çatlaklar gitgide genişliyordu bariyerden bazı ufak parçalar kopup yere düşüyor bir kısmı da toz olup havaya karışıyordu.
Rütbeli hayalet bir adım daha attı, toprak o adım attıkça ayaklarının altında çöküyordu.

 

“İsumi!” Shin’in sesi sakindi, ama gözleri hayaletten hiç ayrılmıyordu. “Sunağın önünden Sakın ayrılma! Ne olursa olsun.”

İsumi başını onaylar biçimde salladı. Olayların stresinden dolayı ağzı kurumuş ses çıkaramaz hale gelmişti. Yapabildiği tek şey zar zor kaldırabildiği kılıcın kabzasına sıkı sıkıya tutunmakdı. Bu noktada o kılıcı değil kılıç onu taşıyordu.

 

Yüksek bir ses ile bariyer bir anda tuzla buz oldu e evin duvarı çöktü.

 

Shin zaman kaybetmeden ileri doğru fırladı. Kılıcını çekerken vücudu havada dönüyordu. Muhteşem bir hızla rütbeli hayaletin önüne bir anda gelmişti.

Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o anda, Shin in kılıcının ucu arkasında bir gümüş izi bırakarak havada bir kavis çizdi. Hedefi doğrudan yaratığın gövdesiydi ancak rütbeli hayalet cüssesine göre şaşırtıcı derecede hızlı refleksleri ile gardını aldı.

Shin’in kılıcı, hayaletin kalın ve çürümüş koluna büyük bir güçle saplandı. Siyah, yoğun bir sıvı yaradan dışarı fışkırırken hayalet acı dolu, pes bir çığlık kopardı. Kılıç kolun kemiğine takılıp kalmıştı; Shin silahını geri çekmekle vakit kaybetmeye niyetli değildi. Havada kazandığı ivmeyi ve kılıcın kabzasından aldığı desteği kullanarak kendini yukarı doğru fırlattı.

Kafasına vurabilirsem sersemletip boşluk yaratabilirim..

Vücudunu havada bükerek sol ayağıyla hayaletin suratının sol tarafına sert bir tekme indirdi. Darbenin şiddetiyle hayaletin kafası sağa doğru çevrildi.

Hiç duraksamadan, bu kez sağ bacağını savurdu. Sağ ayağının tabanı, hayaletin çenesine tam sağdan tam isabetle oturdu. Yaratığın ağzından siyah salyalar saçıldı.

Son bir gayretle havada ters bir takla atarak sol ayağını tekrar devreye soktu. Yukarıdan aşağıya inen balta gibi bir tekme, hayaletin kafasının sol tarafında patladı. Ardı ardına gelen bu üç darbe, canavarın bilincini bir anlığına sarssa da onu yıkmaya yetmemişti.

Hayaletin gözlerindeki öfke katlanarak büyüdü. Sağlam kalan diğer eliyle, havadaki Shin’i adeta bir sinek yakalar gibi boğazından kavradı.

“Küçük böcek…” diye fısıldar gibi hırıldadı hayalet.

Büyük bir nefretle Shin’i doğrudan altındaki sert toprağa doğru fırlattı.

Shin’in sırtı toprak zeminle buluştuğunda ciğerlerindeki tüm hava bir anda boşaldı. Ağzına sıcak bir kan sızarken acı tüm bedenini sardı. Ancak Shin, pes etmek bir yana, gözlerindeki kararlılığı bir an bile kaybetmedi.
Üzerime atlarsa hareketsiz kalırım. O zaman biterim işte.

 Yerde sırtüstü yatarken sağ elini hızla yukarı doğru kaldırdı. Damarlarındaki tüm ruh enerjisini avucunun içinde toplamaya başladı. Mavi ve beyaz renklerin harmanlandığı, çıtırdayan bir enerji küresi saniyeler içinde elinde belirdi. Enerji o kadar yoğundu ki etraftaki küçük taş parçaları havaya yükseliyordu.

“Ruh Topu!”

Shin, avucunda biriken saf ruh enerjisini yoğunlaştırarak doğrudan rütbeli hayalete doğru bir mermi gibi fırlattı. Havayı delerek giden ışık huzmesi, arkasında parıltılı bir iz bırakarak canavarın göğsüne doğru uçtu.

İsumi, evin kapısından izliyordu. Shin’in hareketleri o kadar keskindi ki neredeyse dans gibiydi her hamle hesaplı, her adım yerinde.

“Kazanıyor…” diye mırıldandı İsumi. Göğsünde küçük bir umut filizlendi.

İsumi tam kendine gelmişken arkasını döndü o gölge şeklindeki hayalet tam arkasındaydı ne yapacağını bilemiyordu ve tüm gücüyle  dışarı doğru koşmaya başladı.

Shin’in gözünün ucu bir an İsumi’ye kaydı.

“Geri çe—”

Sözünü bitiremedi. O anki dikkat dağınıklığı hayalete yetti; kolunu savurup Shin’i geriye fırlattı. Rütbeli hayalet yavaş yavaş İsumi’ye doğru ilerlemeye başladı.

İsumi’nin nefesi kesildi. Elleri artık kontrolsüzce titriyordu. Bir anda evin içine doğru kaçmaya başladı. Kılıcı sıkı tutmaya çalıştı ama avuçları terlemişti. Mudantō parmaklarının arasından kayıp gitti.

“Hayır, İsumi kılıca dikkat et!”

Kılıç havada döndü, ucu aşağı bakarak düştü ve hayaletin böğrüne saplandı. Bir an her şey durdu. Hayalet donakaldı. Kan kırmızısı gözleri şaşkınlıkla İsumi’ye çevrildi sanki yaralanmanın acısından çok, bunun saçmalığına inanamıyordu.

Fırsat bu fırsat

Shin olduğu yerden hızla kalktı. Ruh enerjisini tekrardan avucunda topladı. Yaratığa doğru atılıp sağ eliyle yüzünü kavradı.

“Cehennemin dibine git aşağılık yaratık!”

Ve hayaletin kafası ruh enerjisinin salınması ile paramparça oldu.

“Pardon kontrolsüz bir ifadeydi.”

 

 

Hayaletin kafası paramparça olmuştu. İsumi’nin dizleri gevşedi. “Kazandık…” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmuyordu.

Ama hayaletin gövdesi yere düşmedi.

Kesik boyundan siyah bir duman fışkırdı, hızla dağılıp havaya karıştı. Devasa beden, sanki hiç et ve kemikten yapılmamış gibi içeriden çökmeye başladı — kaslar, boynuzlar, rün çizgileri birer birer dumana dönüşüp yok oluyordu.

Shin’in gözleri kısıldı. “Bu…”

Duman hepten dağıldığında geriye sadece belindeki o karanlık yumru kalmıştı. Havada asılı duruyordu, sanki yer çekimi ona uygulanmıyormuş gibi.

“…bu hiç iyi değil.”

Yumru titremeye başladı. Sonra yere düştü tozun toprağın arasında sekti ve kendi etrafında dönmeye başladı. Dönme hızı git gide artıyor hız arttıkça şekli bozuluyor ve deforme oluyordu. Sanki eriyip yeniden şekilleniyor gibiydi bir anda sanki görünmez bir el onu yoğuruyormuş gibi bir şekil  almaya başladı.

Shin İsuminin kolunu sıkıca kavradı ve onu arkasına doğru fırlattı.
”Sayın İsumi lütfen uzak durun.”

Toz bulutunun içinden bir siluet doğruldu, ince, uzun, insansı. Üzerinde baklava desenli, mor ve siyah tonlarda yamalı bir kıyafet vardı; kollarının ve bacaklarının uçları sivri, dişli parçalarla bitiyordu. Yüzünü beyaz, ifadesiz bir maske kaplıyordu, gözlerinin olduğu yerde sadece iki dar yarık vardı. Başındaki şapkanın iki ucu aşağı sarkıyor, uçlarındaki küçük ziller sessizce sallanıyordu.

Sonra ışıklar yandı.

Maskenin göz yarıklarında mor bir parıltı belirdi. Kıyafetindeki dikişler, botlarının tabanı, zillerin metal yüzeyi hepsi aynı anda, gecenin içindeki neon tabelalar gibi titreyerek parlamaya başladı. Işık bir kalp atışı gibi sönüp yanıyordu.

İsuminin nefesi boğazında düğümlendi.
”Bu da ne be?”

Yaratık başını hafifçe yana eğdi. Sesi tuhaf bir şekilde neşeliydi, sanki bir çocuk oyuncağını bulmuş gibi ve kıkırdamaya başladı.

“Bu kadar emek verdiğim bir kuklanın savaşması için tasarlandığı kişi olan sen değilde bu aptal çocuk yüzünden yenilgiye uğramış olması çok sıkıcı Shin.”

Shin gözlerini kıstı ve kılıcını sıkıca kavradı.

“Sen gerçekten hayalet misin?”

“Hmm…” Yaratık omzunu silkti, hareketi abartılı ve tiyatral bir maskaralık gibiydi.
“Sayılır. Ama önemli değil, öyle değil mi? Şu an tanışma faslı için pek vaktimiz yok.”

Shin bir söz bile söylemeden yerinden fırladı, kılıcını çekti. Ama yaratığın eli çoktan hareket etmişti. Küçük, gümüş renkli bir iğne havada parladı ve Shin’in göğsüne saplandı. Vücudu bir anda taşa dönüştü.

Kılıcı elinde asılı kaldı, ayağı yarı havada, gözleri açık ama hiçbir kas kıpırdamıyordu. Sanki zaman onun için durmuştu. Yaratık ellerini çırptı, memnun bir sesle güldü.

“İşte bir ruh avcısını öldürmeden etkisiz hale getirmek bu kadar basit. Budha sana kapak olsun Guanyin! Hey espiriyi anladınız mı Budha sana kapak olsun.”
Yaratık kendi şakasına gülmeye başlamıştı. Oradaki iki  insan ise donup kalmış kaderlerini bekliyorlardı.
”Ah, unut gitsin. Sen olsaydın gülerdin Guanyin.”

Gülüşü dindiğinde yaratık yavaşça İsumi’ye döndü. Adımları dans eder gibiydi, her hareketinde botlarının ucundaki neon parıltılar titreşiyordu.

“Şimdi de sıra sende, küçük Kurogane.”

İsumi geri çekilmeye çalıştı. Bacakları itaat etmedi. Zaten korkudan taş kesilmişti. Shin’den farkı var mıydı, bilemiyordu. Yaratık durdu, başını yana eğip onu süzdü. Sonra kahkaha attı.

“Aaa, bak bu ne şirin bir şey. Seni hareketsiz bırakmama bile gerek yok, zaten kendi kendine donmuşsun. Zavallı insanları görmek her zaman eğlenceli olmuştur.”

İsumi’nin gözleri doldu ama sesi çıkmadı. Yaratık elini havada dairesel bir hareketle salladı, sanki bir sahnede performans veriyormuş gibi.

“Sana küçük bir sır vereyim, tanışma faslına vaktim olmasa da.”
Parmağını kaldırdı. “Ruh enerjim yettiği sürece, her şeyi kontrol edebilirim. Şu seviimli arkadaşına yaptığım gibi.”

Shin’in içi öfkeyle kaynıyordu ama tek bir kası bile kıpırdamıyordu. Gözleri açık, zihni tamamen uyanıktı belki de bu en kötü yanıydı. Her şeyi görüyor, hiçbir şey yapamıyordu. Cansız bir kukla gibiydi.

Yaratık İsumi’ye bir adım daha yaklaştı, sonra eğilip cebini karıştırdı. İsumi tepki vermeye çalıştı ama bedeni ona ait değilmiş gibi hissettiriyordu.

“Bunu senden ödünç alacağım.”

Anahtarlık, ince parmakların arasında sallandı. İsumi’nin birkaç saat önce giriş kısmında bulduğu, paslı iki demir anahtarın asılı olduğu anahtarlık.

Yaratık dönüp sunağa baktı. Elini havaya kaldırdı.

Sunağın hemen dışında, boşlukta, ince altın çizgilerle bir anahtar deliği belirdi; hiçbir kapıya, hiçbir yüzeye ait olmayan, sadece havada asılı duran bir delik.

“İşte bu kadar.”

Anahtarı deliğe soktu.

Çevirdi.

Bir anda odanın hava değişti.

Göğüsleri sıkıştıran, kemiklerine kadar işleyen devasa bir baskı her yeri sardı. İsumi nefes alamadı, dizleri gevşedi. Shin’in donmuş gözlerinde bile bir kırılma, bir tedirginlik belirdi.

Yaratık bile o kadar rahat, o kadar oyuncu tavrıyla bir anda durdu.

Gülüşü yüzünden silindi. Yavaşça arkasını döndü.

Kapının eşiğinde, gecenin karanlığından süzülen soluk ışıkla aydınlanmış, tek bir siluet duruyordu. Kimse konuşmadı.

Yaratık, sesindeki neşeyi zar zor koruyarak fısıldadı.

“…Bugün gerçekten şanssız günüm.”

Kapının eşiğindeki silüet içeri adım attı, artık yüzü daha da belli oluyordu; cildi siyaha kayıyordu, siyah saçları örülüydü. Uzun boylu, sade siyah bir kıyafet giymiş bir adamdı. Yürüyüşünde acele yoktu, sanki ortalıkta yirmi hayaletin dolaştığı bir savaş alanına değil, sıradan bir eve giriyormuş gibi rahattı. Belindeki kılıcın kabzasına dokunmuyordu bile.

Gachagacha’nın omuzları gerildi.

“Lazarus Kazehara.”

Bu herifi yenemem bu yüzden en azından bana saldırmasını engelemem gerekiyor ki hayatta kalabileyim.

Adam cevap vermedi. Gözleri sadece Gachagacha’ya kilitlenmişti, sanki odadaki tek şey o soytarı kıyafeti giymiş hayaletmiş gibi davranıyordu.
Bir adım daha attı.
Gachagacha’nın parmakları havada hızla bir sembol çizdi.

Shin sonunda konuşabilecek duruma gelmişti.
”Lazarus sensei dikkat edin.”

 

Gachagacha ona doğru ilerleyen Lazarus’a baktı.
“Bekle bekle, acelen ne!”

Evin dışından, gecenin karanlığından ayak sesleri yükseldi. Onlarca ayak sesi. Kapıdan, pencerelerden, hatta duvarların çatlaklarından — sıradan insanlar içeri doluştu. Pijamalı bir kadın, iş kıyafetli bir adam, okul üniformalı bir çocuk… Gözleri cam gibiydi, hareketleri ipe bağlıymış kuklalar gibi sarsıntılıydı. Hepsi aynı anda, hiç konuşmadan, Lazarus’un önüne bir duvar örer gibi dizildiler.

Mahalleden toplanmış, hiçbir şeyden habersiz on küsur insan. Lazarus’un adımı ilk kez durdu. Gachagacha kıkırdadı, sesindeki gerginlik bir anda yerini zafere bıraktı.

“Söylemiştim değil mi? Ruh enerjim yettiği sürece her şeyi kontrol edebilirim.” Elini geniş bir hareketle salladı, sanki bir sahne yönetiyormuş gibi. “İnsanları kalkan yapabilirim. Ruh avcılarını” başıyla hareketsiz duran Shin’i işaret etti “olduğu yerde dondurabilirim. Ve şimdi de, en sevdiğim numara…” Sesi alaycı bir tonla yükseldi. “Yüce ejder sütununu  SHS’nin en güçlü ruh avcısını, sıradan insanların hayatıyla pazarlığa zorlayabilirim.”

Sessizlik.

Lazarus’un yüzünde hiçbir ifade yoktu.
“Ee, banane.”

Gachagacha’nın kafası hafifçe yana eğildi. “Ne?”

Lazarus’un vücudu bir anda yok oldu. Kalkan olan insanlar hâlâ oradaydı ama Lazarus artık onların arasında değildi. Gachagacha’nın arkasında beliriverdi, kılıcı zaten çekilmişti.

?!?!

Tek bir hareket. Kılıç, Gachagacha’nın boğazından karnına kadar tek bir çizgi çizdi.

Zaman bir anlığına donmuş gibiydi. Sonra Gachagacha’nın vücudu, dikişleri sökülen bir bez bebek gibi ikiye ayrıldı — ama içinden kan değil, yoğun, kara bir duman fışkırdı.

“Ah…” Gachagacha’nın sesi hâlâ tuhaf bir şekilde eğlenceliydi, sanki kendi ölümüne bile gülüyordu. “Bu… beklemiyordum…”

Lazarus Gachagacha’ya baktı.
”Maalesef hayatta kalacaksın gibi geliyor ama uğraşmam gereken daha büyük bir balık var. Canım öğrencilerimin senin gibi şeylerle uğraşması çok canımı sıkıyor hepsi henüz büyümemiş birer fidan gibi iyi ki yetişebildim.”

Shin Lazarus a döndü

“Sensei, geç kalmanızın tek sebebi bir yerlerde kafayı çekmiş olmanız. Sarhoşluğunuz u gizlemek için ciddi davranmaya çalışıyorsunuz.”

Hayaletin kontrol ettiği insanlar aynı anda yere yığıldı, gözleri kapandı, sanki hiçbir şey olmamış gibi derin bir uykuya daldılar. Lazarus, kılıcındaki karanlık dumanı bir savuruşla temizledi. Arkasına dönüp bakmadan, sunağa doğru yürüdü.

Sunağın kalın çelik kafesindeki mühürlerden biri, en yenisi, en parlağı çatladı.

Sonra ikincisi. Sonra bir düzinesi birden. Kafesin kapısı, bir kilidin açılma sesiyle açıldı. İçeriden ağır bir nefes alma sesi geldi. Yıllardır hapsedilmiş, boğazına kadar susamış bir nefes.

Nefes sesinin geldiği yerde ufak bir parlama oldu, şeffaf bir katman dalgalanmaya başlamıştı. Katmandan bir el uzandı. İnsan eli gibi görünüyordu, ama avucunun ortasında, deriyi delip geçen bir boşluk vardı.

Lazarus, kılıcını hazır tutarak bir adım geri çekildi.

“Hyakki Yasha.”

İsim havada asılı kaldı, sanki söylenmesi bile bir tehdit gibiydi.

Yaratık kafesten çıktı.

Başı tavana değiyordu, omuzları kapı çerçevesini zorluyordu. Kaslı, devasa bir bedeni vardı; teni soluk, neredeyse gri bir renkteydi. Sağ elinde altın renkli, uzun bir mızrak beliriverdi. Mızrağı tutar tutmaz karnı bir anda yarıldı ve dikey açılmış kocaman bir göz yarıktan belirdi, göz kapağı yoktu, sadece kan kırmızısı bir göz bebeği sürekli etrafı tarıyordu. Avuçlarının ortasındaki delikler havayı içine çekiyormuş gibi hafifçe hışırdıyordu.

Saçları uzundu, sıkı sıkıya örülmüş, ucu ise ete geçebilecek kadar keskin, sivri bir mızrak ucu gibi sonlanıyordu.

Ve sırtından omuzlarının hemen altından, kaburgalarının arasından — yirmiye yakın ince, cılız kol sarkıyordu. Her biri parmaksız, kemiksiz gibi görünen, yılan gibi asılı duran uzuvlar.

İsumi bir çığlık atmamak için elini ağzına kapadı.

Hyakki Yasha, boş gözleriyle Lazarus’a baktı. Sesi taşlaşmış gibi kalındı.

“…Kazehara. Seni son gördüğümden beri epey vakit geçmiş. Büyümüşsün seni en son gördüğümde kaç yaşındaydın 9 mu 10 mu?”

“Ben iyiyim ama seni dinlenmeye ihtiyacın var gibi gözüküyor seni 16 yıl öncede görmüştüm güçten düşmüşsün.” Lazarus’un sesinde ne alay ne merhamet vardı, sadece düz bir gözlem. “O mühürler seni epey zayıflatmış.”

Hyakki Yasha kısa, kuru bir kahkaha attı. Mızrağını omzuna yasladı.

“Zayıf mı? Seni bir hamlede yok etmeye yetecek kadar gücüm var Yamamoto’nun siyah zigotu!”

Devasa yaratık öne fırladı. Mızrak havayı çizerken karnındaki göz büyüdü, sanki hedefin hareketlerini değil ruhunu gözlemliyordu. Sırtındaki yirmi kol aynı anda gerildi, her biri bağımsız bir yılan gibi ayrı yönlere kıvrıldı.

Lazarus kılıcını kaldırdı. Ve ucunu sol eliyle tuttu. Tam o anda Hyakki Yasha’nın mızrağı Lazarus’un kılıcına çarptı. Ama tam o çarpışmanın ortasında, Hyakki Yasha’nın gövdesi titremeye başladı, kasları gerilip gevşiyor, ondan yükselen ruh enerjisi git gide dengesizleşiyordu. Karnındaki göz küçüldü, sonra hızla büzülüp kapandı, deri üzerinde bir yara izi gibi kalarak yok oldu.  Avuçlarındaki delikler kapanmaya başladı, sanki görünmez bir el yaraları dikiyordu. Elindeki mızrak titredi, parladı, sonra ince bir duman gibi dağılıp havada eridi. Sırtındaki yirmi kol birer birer içeri çekildi, deriye gömüldü, sanki hiç var olmamışlardı. Hyakki Yasha bir anlığına dengesini kaybetti, dizlerinden biri toprağa değdi.

Hâlâ iri, hâlâ kaslıydı — ama o canavarsı hâli, o fazlalıklar bir bir siliniyor, geriye daha “normal” görünen, sadece uzun boylu ve yapılı bir adam kalıyordu.

Lazarus geri çekilmedi. Sadece izledi.

“Görüyorsun ya.” Sesi hâlâ sakindi. “Dinlenmen gerektiğini söylemiştim.”

Hyakki Yasha öne atıldı, yumruğunu Lazarus’un yüzüne doğru savurdu. Lazarus sol kolunu kaldırıp yumruğu ön koluyla bloke etti. Yumruğun gücü onu birkaç santim geri itti, ayakları ahşap zeminde iz bıraktı, ama yere düşmedi.

Kılıcını ters çevirip yandan bir kavis çizdi. Hyakki Yasha son anda geri sıçradı, kılıcın ucu göğsünü sıyırıp geçti ve ince, kızarık bir çizik bıraktı. İki taraf bir anlığına birbirinden uzaklaştı.

Hyakki Yasha nefes nefeseydi. Gözleri bir Lazarus’a, bir de arkasındaki yerde yatan Gachagacha’nın ikiye ayrılmış, hâlâ dumanla kaplı gövdesine kaydı.

“…Bugün değil.”

Eğildi. Gachagacha’nın gövdesini tek eliyle kavradı, omzuna attı.

Lazarus bir adım attı. “Kaçmana izin—”

Sözü havada kaldı.

Hyakki Yasha’nın bedeni bir anda kum tanelerine ayrılmaya başladı — ayaklarından yukarı doğru, sanki bir rüzgâr onu tane tane savuruyordu. Omzundaki Gachagacha da aynı şekilde çözülüyordu, ikisi birlikte tek bir toz bulutuna dönüştü.

Toz bulutu havada bir an asılı kaldı.

Sonra açık pencereden içeri dolan gece rüzgârıyla birlikte dağılıp gitti.

Geriye hiçbir şey kalmadı — ne bir ceset, ne bir iz, sadece kırık bir bariyerin ve paramparça olmuş bir evin sessizliği.

Lazarus birkaç saniye kılıcını indirmedi. Sonra, ancak o zaman, kınına soktu.

Aynı anda Shin’in vücudu sarsıldı.

Diz üstü yere düştü, kılıcı elinden düşüp yanına devrildi. Nefes almayı yeniden öğreniyormuş gibi derin, sarsıntılı bir soluk aldı.

“…Gitti.” Sesi boğuktu. “İkisi de gitti.”

Kimse cevap vermedi.

İsumi hâlâ sunağın dibinde, dizlerinin üzerinde çökmüş duruyordu. Gözleri açıktı ama hiçbir yere bakmıyordu — az önce gördüğü şeyleri zihni hâlâ işleyemiyordu. Elleri boştu; Mudantō birkaç adım ötede, yaratığın kanıyla kararmış toprağın üzerinde yatıyordu.

Lazarus, ilk kez, gözlerini ona çevirdi.

Bakışları uzun süre üzerinde kaldı — değerlendiren, tartan bir bakış.

“Demek Kurogane’nin varisi sensin.”

 

 

 

 

 

 

 

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm

    Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız