© Telif Hakkı Bildirimi
Bu eserin (bölümün) tüm telif hakları Tolga Kaan Yardibi’ye aittir. Eserin içeriği, karakterleri, olay örgüsü ve dünya kurgusu yazarın özgün fikir ürünüdür.
Yazarın yazılı izni olmaksızın bu eserin tamamı veya bir kısmı çoğaltılamaz, kopyalanamaz, dağıtılamaz, başka bir platformda yayımlanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.
© 2026 Tolga Kaan Yardibi. Tüm hakları saklıdır.
Yüce Ejderha
İsumi karanlık bir odada terler içerisinde uyandı. Kalbi göğsünde delice çarpıyordu, sanki az önce koşmuş gibi nefes nefeseydi. Beyaz çarşaflı yumuşak bir hastane yatağında yatıyordu, çarşaf sırtına yapışmış, ıslak ve soğuktu. Havada hafif bir antiseptik kokusu vardı, tanıdık ama rahatsız edici bir koku. Etrafına baktı ama karanlıkta hiçbir şey seçemiyordu. Yalnızca kendi hızlı ve düzensiz nefesinin sesini duyabiliyordu.
Uyandığı anda, gece yaşananlar zihninde yeniden canlandı. Babasının vefatı. Evin darmadağın olması. Çirkin yaratıkların — hayır, hayaletlerin ona saldırması. Görüntüler art arda geldi, birbirinin üzerine biniyordu, sanki zihni onları sırayla değil hepsini birden gösterip bitirmek istiyordu.
İsumi yataktan kalktı ve yatağın kenarına oturdu. İki eliyle yüzünü kapadı, avuçları yanaklarında hâlâ soğuktu. Bir süre öylece kaldı, buna rağmen sakin görünüyordu — ama bu görüntü pek uzun sürmedi. Bir anda bir damla gözyaşı zemine düştü, sonra bir tane daha. İsumi hızlı hızlı nefes alıp veriyordu, göğsü sıkışıyor, boğazı yanıyordu.
“Sakin ol… İsumi. Sakin ol.” Kendi kendine bunu tekrar tekrar söylemeye devam etti, sesi kendi kulağına bile tanıdık gelmiyordu. “Sakin ol… Sakin ol… Sakin ol…”
Ellerini yumruk yaptı, tırnakları avuçlarına battı. Bu acı, bir an için zihnindeki görüntüleri dağıttı.
Sonunda doğruldu ve derin bir nefes aldı. “Sakin olmam gerek.”
Bir süre sessizce oturdu, nefesinin yavaşlamasını bekledi. Şu zamana kadar yaşadığım her şeyi atlatmış biri olarak… bu kadar üzülmem çok fazla. Kendi düşüncesi bile ona acımasız geldi, ama durduramadı. Sanki içindeki bir parça, ağlamasının bile yeterli olmadığını söylüyordu.
İsumi ayağa kalktı. İçinde bulunduğu karanlık odada dolaşmaya başladı, elleri önünde, karanlıkta bir şeye çarpmamak için yavaşça ilerliyordu. Dolaşırken sağ ayağı bir şeye çarptı ufak bir masa. Masanın üzerinde bir şey duruyordu, soğuk ve pürüzsüz bir yüzey.
Elini uzattı, parmakları kabzayı buldu. Mudanto.
Karanlıkta bile onu tanıdı, kabzasının şekli avucuna tuhaf bir şekilde tanıdık geldi, sanki daha önce hiç tutmamış olsa bile elleri onu biliyordu. Bu his onu bir an durdurdu.
Sahi, Mudanto neden bizim evimizdeydi? O çocuk, Kurogane klanının özel bir ruh silahı demişti. İsumi kılıca doğru birkaç adım daha attı, elini tekrar kabzasına götürdü. Eğer gerçekten de benim klanım o kadar büyükse, burada bana zarar vereceklerini düşünmüyorum. Ve o çocuğun heh, şimdi hatırladım. Eğer Shin’in anlattıkları doğruysa, dedem hâlâ hayatta.
İsumi yutkundu. Eğer öyleyse…
Kendini ikna etmeye çalışırcasına devam etti. Bana zarar vermezler.
Ama cümlesinin sonuna geldiğinde sesi biraz titredi. Ya yanılıyorsam?
İsumi hemen bu düşünceyi bastırdı. Hayır. Hayır, öyle düşünme.
Mudanto’ya baktı. Eğer bu gerçekten klanımın silahıysa… beni korurlar.
Bunu söylerken bile tam olarak inanmıyordu. Ama inanmak zorundaydı. Çünkü başka seçeneği yoktu.
Belki de onu kaldırabilirsem kendimi daha güvende hissederim, diye düşündü. Sandalyeye doğru ilerleyip Mudanto’nun kabzasını iki eliyle sıkıca tuttu ve tüm gücüyle kaldırmaya çalıştı.
Kılıç yerinden oynamadı bile.
Bir daha denedi, bu sefer bütün ağırlığını vererek, dişlerini sıkarak. Yine hiçbir şey. Sanki kılıç zemine kaynamıştı, sanki İsumi’nin gücü orada hiç sayılmıyordu. Kollarındaki ağrı bile boşuna gibiydi.
“Kaldırsam bile ne yapabilirim ki, bu adamlar bir çeşit büyücü.”
Elini kabzadan çekti, nefesi kesilmiş gibi hissetti. Kendi zayıflığı, bu gece yaşadığı her şeyin üzerine bir de bu mu olmalıydı? İçinde bir şey daha kırıldı, ama bunu düşünmeye vakti olmadı.
Tam o sırada uzaktan adım sesleri duyulmaya başladı. Zemine vuran ayak sesleri gitgide yaklaşıyordu, düzenli ve sakin — sanki sahibi hiç acele etmiyordu.
İsumi soğuk soğuk terlemeye başladı. Nefesini tuttu, kulaklarını adım seslerine verdi. Yaklaşıyorlar mıydı, uzaklaşıyorlar mıydı, önce kestiremedi. Sonra netleşti: doğrudan bu odaya geliyorlardı.
Bir anda odanın içine sarı bir ışık girmeye başladı. Işık gözlerini kamaştırdı, İsumi bir an elini kaldırıp gözlerini korudu. Işığın girdiği yere baktığında bir kapı ve kapıyı açan bir adam gördü.
“Hey İsumi, biraz konuşmak için vaktin var mı?” dedi adam.
İsumi cevap vermeden önce boğazını temizlemek zorunda kaldı, sesi kendi kulağına bile yabancı geliyordu.
“K-kimsin sen?” diye bağırdı İsumi, sesindeki titremeyi gizleyemedi.
“Lazarus.” Adam kapıyı ardına kadar açtı, koridordan sızan soluk ışık odanın içine düştü. “Yürüyerek anlatsam daha iyi olur, tabii gelmek istemezsen burada kalabilirsin, kimse seni zorlamıyor.”
İsumi bir an tereddüt etti. Kalmak mı, gitmek mi — hangisi daha güvenliydi bilmiyordu. Ama karanlıkta tek başına kalmak, bu adamla gitmekten daha da korkutucuydu.
Mudanto’nun kabzasını bıraktı, sonra son anda tekrar aldı, ama yine de kılıcı kaldıramıyordu. Onu kabzasından sürükleyerek götürmeyi düşündü bir an, sonra vazgeçti — gülünç görünürdü. Elini kabzadan çekti, boş elleriyle Lazarus’un ardından yürümeye başladı.
Lazarus’un birkaç adım gerisinden koridora çıktı. Adımları arasındaki mesafe hiç kapanmadı; Lazarus ne hızlanıyor ne de bekliyordu, sanki İsumi’nin yanında olup olmadığı umurunda değilmiş gibi sabit bir tempoda yürüyordu.
Koridor uzun ve sessizdi, duvarlar boş, hiçbir ışık kaynağı belli değildi ama her yer aynı soluk sarı tonla aydınlanıyordu. İsumi bir an bunun da bir tür ruh enerjisi olup olmadığını merak etti, ama sormaya cesaret edemedi.
“Kaybın için üzgünüm. Akari sensei gerçekten iyi biriydi.”
“Teşekkür ederim.”
Lazarus İsumi’den bu kadar ruhsuz bir cevap beklemiyordu, adımları bir an yavaşladı ama hiçbir şey söylemedi. İsumi de kendi cevabına şaşırmıştı — içinde koca bir boşluk vardı, kelimeler oraya ulaşamıyordu bile.
Yürüdükten sonra bir koridora vardılar. Koridorun karşısında bir kapı vardı. Kapıya doğru yürümeye başladılar.
“Söylemem gereken bir şey var.” Lazarus’un sesi hiç değişmedi, ne sertleşti ne yumuşadı. “Bize katıl. Ama şimdiden söyleyeyim gelirsen savaşman gerekecek.”
İsumi durdu.
“Hayır.” Sesi titriyordu ama kelime netti. “Ben savaşamam. Ben… ben sadece normal bir hayat istiyorum.”
Lazarus’un yüz ifadesi bir anda ciddileşmişti kapıya doğru yürüdü ve kapıyı açtı.
“O zaman seni korumak zorunda değilim.”
Kelimeler İsumi’nin göğsüne bir yumruk gibi indi. Tam bir şey söyleyecekken —
Kapıdan bir gölge insansı bir gölge hızla fırladı. Deniz yosunu gibi dolaşık, ıslak, sarkık bir kafa; içinden sızan ceset ve çöp karışımı bir koku havayı doldurdu. Yaratık dosdoğru İsumi’ye atıldı, kafasındaki yosun benzeri uzantılar bıçak gibi öne uzandı.
İsumi’nin tepki vermeye vakti bile olmadı. O keskin bıçaklardan farkı olmayan şeyler ona doğru geliyordu.
Öleceğim!
Lazarus’un eli bir anda oradaydı. Yaratığın uzantılarını çıplak eliyle kavradı, tek bir hareketle yere çaktı. Çarpmanın etkisi ile ufak bir ses bile çıkmadı koridorda artık 3 şey vardı İsumi lazarus ve o hayaletin havaya karışan kalıntıları.
“Gördün mü?” dedi Lazarus. “Neden bize katılmanı istediğimi şimdi anlıyor musun?”
İsumi nefes nefeseydi dengede durmaya çalıştı ama sendeleyip yere düştü. Ayağa kalkmaya çalışırken Lazarus’un ona uzattığı eli gördü Lazarus’un elini tutup ayağa kalktı.
“Evet, kesinlikle anlıyorum.”
“İsumi sence hayalet sana neden saldırdı.”
İsumi bir anlığına duraksadı yaşadığı şeylerden sonra aklına tek bir cevap geliyordu.
“Klanım yüzünden mi?”
Lazarus İsumi’ye dışarı doğru yürümesi için işaret etti.
“Hayır, ama dolaylı olarak bağlantılı sorun şu ki klanından gelen kandan ve biraz da şansından ötürü inanılmaz derecede ruh enerjin var ve bu seni hayaletler için açık büfe yapıyor.”
“Peki dediğiniz kadar ruh enerjim varsa neden Mudanto’yu kaldıramıyorum.”
“Onu ben de kaldıramam Mudanto kullanıcısının dürüst adil ve etrafındakileri yönetebilecek yapıda biri olmasını ister.”
Shin bunu kaldırabiliyordu gerçekten inanılmaz biri olmalı.
“Her neyse üstüne göz perdelerinin açılmasıyla bu açık büfe durumu daha da kötüleşiyor ki sen kendini savunmayı bile bilmiyorsun. En kötüsüne daha gelmedim” Lazarus’un gözleri bir an sertleşti. “Hyakki Yasha seni orada gördü. Kim olduğunu, kimin soyundan geldiğini biliyor artık. Bunu unutmayacak. Sen onu 16 yıl boyunca hapseden adamın oğlusun.”
Sessizlik koridoru doldurdu.
“Yanımızda kal.” Lazarus’un sesi bu kez biraz daha alçaldı, ama hâlâ o tuhaf sakinliğini koruyordu. “En azından seni koruyabiliriz.”
İsumi’nin dizleri kendiliğinden çözüldü. Yere yavaşça çöktü, gözünden bir damla yaş süzüldü, sonra bir tane daha.
“…Tamam.” Sesi zar zor duyulabiliyordu. “Size katılacağım.”
Lazarus eğildi, elini omzuna koydu. Bir şey demedi, sadece bir süre öyle kaldı.
Sonra doğruldu, elini uzattı.
“Kalk. Birkaç gün sonra yeni sınıfın olacak, seni tanıştırmam gereken birkaç kişi var.” Dudağının kenarında hafif bir gülümseme belirdi, ilk kez. “Sonrasında bir yer biliyorum, sizi götürürüm. Hiç değilse yeni hayatına aç karnına başlamayasın.”

