© Telif Hakkı Bildirimi
Bu eserin (bölümün) tüm telif hakları Tolga Kaan Yardibi’ye aittir. Eserin içeriği, karakterleri, olay örgüsü ve dünya kurgusu yazarın özgün fikir ürünüdür.
Yazarın yazılı izni olmaksızın bu eserin tamamı veya bir kısmı çoğaltılamaz, kopyalanamaz, dağıtılamaz, başka bir platformda yayımlanamaz veya ticari amaçla kullanılamaz.
© 2026 Tolga Kaan Yardibi. Tüm hakları saklıdır.
SON…?
İnsanlar birçok şeyden korkar, korktukları şeyleri de ya tanrılaştırır ya da canavarlaştırır.
“Çok sıkıldım… Çok sıkıldım! Ah, gerçekten çok sıkıldım!”
Eski ama hâlâ sağlam olan Tohoku Ruh Tapınağı’nın avlusunda, kılıcının kabzasına alnını dayamış genç bir ruh avcısı bu sözleri tekrarlıyordu.
Rei Kazehara, sanki yıllardır aynı noktadan hiç ayrılmamış gibi sıkılmıştı.
“Ah… Bugün nöbeti bana vermeseniz olmuyor muydu?”
Rei’nin üzerinde geleneksel tarzda bir hakama ve kimono vardı. Belinde eski bir su kabağı matara asılıydı. Katanası ise her zamanki gibi belindeydi.
Görev başındayken akıllı telefon kullanmak kesinlikle yasaktı. Rei’nin bu işte sevdiği tek şey, hakama ve kimono giyebiliyor olmasıydı.
Tabii bunun da bir kuralı vardı. Ruh avcılarının sembolü olan sarı yıldız, kıyafetinin üzerinde mutlaka bulunmalıydı.
Rei bunları o kadar çok yapmıştı ki artık rutin şeyleri düşünmeden yapıyordu.
Gerçi bugün diğer günlerden biraz farklıydı.
Normalde nöbetçiler sohbet eder, birbirleriyle şakalaşırdı. Tohoku Ruh Tapınağı’nın ruh enerjisi de insana huzur veren bir sıcaklığa sahipti.
Ama bugün…
Rei yalnızca etrafındaki insanların ruh enerjisini hissedebiliyordu.
Tapınağın kendisinden hiçbir şey gelmiyordu.
Ne duvarların içinde dolaşan ruh enerjisini, ne tapınağı koruyan mühürleri, ne de çevredeki ruhların varlığını hissedebiliyordu.
Sanki Tohoku Ruh Tapınağı susmuştu.
Rei kuzey kapısında nöbet tutan iki arkadaşını gördü, gülümseyip el sallamak istedi ama yalnızca kafasını hafifçe oynatabildi.
Garip. Bu gün bitse de telefonumdan Call of Duty’nin yeni oyununun videosunu izleyebilsem.
Rei olduğu yere çöktü, kılıcının kabzasındaki sökülmüş iple oynamaya başladı. İpi işaret parmağının etrafına doluyor, sonra gevşetiyordu. Havaya baktı, güneşin batmasına az kalmıştı.
Vardiyamı teslim etmeden şu mühürü bir kontrol edeyim.
Rei kuru çalıların arasına gizlenmiş odun plakanın üstüne üç defa tıkladı. Bir bölme yukarı geldi; bir kristalin etrafı, üzerinde semboller olan beyaz kumaş bir şeritle sarılmıştı. Rei rahatlamıştı.
Oh be, tamam, artık vardi—
Rei bir anda arkasını döndü, bir şeyin geldiğini hissetmişti. Etrafına baktığında diğer kişilerin de bunu hissettiğini fark etti. Avluda bulunan herkes kılıçlarını birer birer çekmeye başladı. Rei’nin kuzey kapısında nöbet tutan arkadaşlarından biri Rei’ye doğru bağırmaya başladı.
“Rei, o şeyi hissettin mi?”
Rei ona bakıp cevap verdi.
“Evet dostum. Hissettim. Ne olduğundan emin değilim ama umalım da buraya yaklaşmaktan vazgeçsin.”
Tapınaktaki herkes pür dikkat varlığın bir hamle yapmasını bekliyordu. Fakat aradan geçen zamana rağmen kimse bir şey hissetmiyordu. Herkes yavaşça, olay olmadan önce ne yapıyorlarsa ona devam etmeye başladı. Tabii herkesin farkı olduğu şey, sırf bu olay için ellerinde nasır çıkmasına sebep olacak kadar kağıt işi çıkmış olduğuydu.
Rei yavaşça kılıcını beline astı. Yere oturdu ve belinden matarasını çıkarıp kana kana içmeye başladı. Sonra bulutsuz gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldı. Güneş batmak üzereydi, turuncu renk ufku kaplamaya başlamıştı.
Kuzey kapısından gelen gülme sesleri bu huzur dolu anı bozmaya yetti.
“Hey Rei!”
Rei sesin geldiği yöne doğru baktı, aynı arkadaşı ona bakıp gülüyordu.
“Efendim, Lee?”
Lee ona bakıp daha da gülmeye başladı, etrafındakilere iyice bakıp:
“Az önce bizim 1. sınıf ruh avcımız, biricik Rei’miz, az daha altına yapıyordu.”
Rei arkadaşının onunla dalga geçmesini gözardı edemiyordu.
“Sen çok farklı bir durumdaydın zaten, değil mi gerizekalı? Daha çok irkilmemin sebebi ruh enerjisini hepinizden daha iyi algılayabilmem.”
Rei otururken yerinden çıkardığı mühürü gördü. Beyaz kumaş artık gece kadar kararmıştı, üzerindeki semboller ise dökülmüştü.
“Hey Lee, buraya baksana. Bu normal değil, sanırım mühürler konusunda benden iyisin.”
Lee, Rei’nin yanına kadar yürüyüp mühürü incelemeye başladı.
“Dostum, bu iyi değil. Ne zamandan beri böyle? Bunu değiştirmemiz gerek.”
Lee’ye boş gözlerle baktı.
“Yani o şey yaşanmadan önce normaldi.”
İki yakın dost bunu tartışırken kuzey kapısından bir adamın sesi duyuldu.
“Kapatın! Bütün kapıları kapatın! Her yeri mühürleyin!”
Lee arkasını döndü. Hafif göbekli, keçi sakallı, uzun saçları arkasından bağlanmış, yeşil renkte, sarı yıldız kabartmalı düğmeleri olan bir ceket giymiş bir adamdı.
“Komutan Kazehara!”
Rei daha da şaşkındı.
“Dayı!?”
Rei Lee’ye baktı, Lee de Rei’ye bakıyordu.
“Dayım normalde sakindir. Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun Rei?”
Rei ve Lee hızlı adımlarla komutanın yanına gittiler. O sırada Komutan Kazehara etrafındakilere yapmaları gereken şeyleri yüksek sesle anlatıyordu; kapılara çift kilit vurdurtuyor, zincirletiyor, mühürlerin hepsinin daha güçlü versiyonlarla değiştirilmesini bağırıyordu. Herkesin savaşmaya hazır olması konusunda tembihliyordu.
Rei sonunda komutanın yanına vardı.
“Dayı.”
Komutan Rei’ye döndü ve ellerini omuzlarına koydu.
“Ben de seni arıyordum. Hemen silah deposuna git ve 1. sınıf artefact Guanyin’in Eli ile felaket seviye artefact Amaterasu Tılsımı’nı hemen bana getir.”
Rei şaşırmıştı.
“Amaterasu Tılsımı mı dayı? O çok değerli ve sadece bir kere kullanılabilir. Ne ile karşı karşıyayız?”
Komutan yeğenine baktı.
“Bilmesen daha iyi.”
“Ama dayı—”
“Sus ve dediğimi yap Rei. Hey Lee, mühürlerin yenilenmesine yardımcı ol. Hadi koşun çocuklar.”
Rei, dayısının arkasından bir kez daha baktı. Komutan Kazehara çoktan başka bir grup ruh avcısına emir vermeye başlamıştı. Herkes hareket hâlindeydi. Birileri kapılara zincir takıyor, birileri mühürleri değiştiriyor, birileri de tapınağın farklı noktalarına koşuyordu.
Rei daha önce Tohoku Ruh Tapınağı’nda bu kadar insanın aynı anda panik içinde hareket ettiğini hiç görmemişti.
“Rei.”
Lee’nin sesi onu düşüncelerinden çıkardı.
“Ne?”
“Silah deposu.”
“Biliyorum.”
“Dayın özellikle ikimize de koşmamızı söyledi.”
Rei ona baktı.
“Sen mühürleri yenileyecektin.”
“Sen de silah deposuna gidecektin.”
“Evet.”
“Benimle neden hâlâ konuşuyorsun?”
Rei cevap vermeden arkasını döndü ve koşmaya başladı.
“Çünkü çok konuşuyorsun!”
“Ne?!”
“Kendine dikkat et Lee!”
Rei silah deposuna doğru koşuyordu. Normalde bu yolu gitmesi birkaç dakika sürerdi ama can havliyle koşunca bir dakikadan az bir sürede yolu yarılamıştı. Depoya gitmek için merdivenlerden aşağı iniyordu, ayağı takılıyor, bazen az daha düşecek gibi oluyordu. Yalpalaya yalpalaya da olsa silah deposunun önüne gelmişti.
Ama yine bir gariplik vardı. Bu tapınakta zaten çok artefact yoktu, ama olanların neredeyse hepsi alınmıştı. Bir sürü ruh avcısı dışarıya yağ varilleri, zincirler, mühürler gibi şeyler taşıyordu.
Rei orada duran görevlinin yanına gitti.
“Sanırım acil bir durum var. Komutan Kazehara beni Guanyin’in Eli’ni ve Amaterasu Tılsımı’nı almam için gönderdi.”
Görevli telaşlı gözüküyordu. Rei’ye deponun içine girmesi için eliyle işaret etti. Rei içeriye girdi, havada duran bir platformun üzerindeydi. Platform süzülerek Rei’yi deponun ortasına getirdi ve iki kutu Rei’nin önüne süzülerek geldi.
Rei kutulardan birini açtı. İçinde gece mavisi üzerinde beyaz semboller olan bir şeride sarılmış bir el vardı. Kutunun ağzını hemen kapattı. Bu sırada platform girişe doğru süzülmeye başladı. Diğer kutuyu açtığında ise içinde altından yapılma sekiz köşeli yıldız şeklinde bir madalyon vardı. Rei kutuyu açtığından beri bir çınlama sesi geliyordu. Bu sesten iyice rahatsız olan Rei, kutunun kapağını kapattı.
Merdivenlerden yukarı doğru çıkıyordu. Avluya yeniden vardığında her şey yeniden sessizleşmişti; herkes kullandığı ruh silahını, çekmiş olduğu yerde sabit tutuyordu. Diğer artefactlerin nerede olduğunu anlamıştı, neredeyse hepsi buradaydı.
Rei yavaşça dayısının yanına sokuldu.
“Dayı, ne yapmam gerek?”
Komutan Kazehara Rei’ye baktı.
“Eğer bir şey içeri girecek olursa Guanyin’in Eli’ni aç, buradaki herkes onu sabitlemek için elinden geleni yapacak. Eğer başaramazsak Amaterasu Tılsımı’nı ona kilitle. Sonrasında ne yaşanır kestiremiyorum. Ne olursa olsun hayatta kalmaya bak Rei.”
Rei dayısına bakıp başını onaylar biçimde salladı.
Herkes bekliyordu. Rei elindeki kutuyu sıkıca tutuyordu, Amaterasu Tılsımı’nın kutusunu ise beline asmıştı. Kimse konuşmuyordu, kimse hareket etmiyordu, rüzgar esmiyordu, kuşlar ötmüyordu. Tapınağın çevresi tamamen sessizdi, bu fırtınadan önceki sessizlik gibiydi. Ortam o kadar gergindi ki Rei kendi nefesini bile duyamıyordu.
Rei’nin parmakları kutunun kapağında sıkıca kenetlenmişti.
Belki de yanılmışlardı.
Belki de hissettikleri şey gerçekten de tapınağa yaklaşmaktan vazgeçmişti.
Tam o anda—
Tak.
Bir ses duyuldu. Bir şey yere düşmüştü.
Herkes aynı anda o yöne döndü. Rei’nin eli kutunun üzerinde kasıldı.
Avlunun diğer tarafında biri yatıyordu. Az önce orada değildi. Rei bundan emindi.
Sonra karanlığın içinde bir çift ayak belirdi. Ardından bacaklar. Sonra uzun, insan biçimini andıran bir gövde. Varlığın sırtından sarkan ince siyah kollar yere kadar uzanıyordu. Elindeki altın mızrak, güneşin son ışığını yakaladı.
Ve karnındaki dikey göz açıldı.
Rei’nin nefesi kesildi.
Varlık başını hafifçe eğdi.
O anda tapınağın çevresindeki bütün mühürler aynı anda parçalandı.
Komutanın sesi gerginliği parçaladı.
“HÜCUUUM!”
Avlu bir anda kaosa a sürüklendi. Ruh avcıları dört bir yandan Hyakki Yasha’nın üzerine atıldı. Kılıçlar, mızraklar, oklar herkes elindeki ne varsa onunla saldırıyordu. Varlık kolunu zahmetsizce savurdu, üç ruh avcısı havada birer paçavra gibi savrulup yere düştü.
Gökyüzü aniden karardı.
Rei başını kaldırdığında gördü: zincirler. Devasa, paslı, eski zincirler gökten iniyordu, her birinin ucunda bir torii kapısı asılıydı. Depodan çıkarılan bütün mühürleyici artefactler aynı anda devreye girmişti. Zincirler Hyakki Yasha’nın etrafını sarmaya çalışıyor, torii kapıları birer birer yere çakılıyordu ama varlık her seferinde onları koparıp atıyordu.
“Tutmuyor!” diye bağırdı biri. “Hiçbiri onu tutamuyor!”
Komutan Kazehara ön saflardaydı, elindeki kılıçla varlığın bacağına vurmaya çalışıyordu ama her isabetde kılıç bir duvara çarpmış gibi geri sekiyordu. Bir ruh avcısı daha yere düştü, yere düşen kimse geri kalkamıyordu.
“Rei!” Komutan arkasına dönüp bağırdı. “Guanyin’in Eli, ŞİMDİ!”
Rei elindeki kutuyu açtı.
Kumaşa sarılı el kutudan fırlarcasına çıktı ve havada büyümeye başladı—önce bir insan boyunda, sonra bir bina boyunda, sonra gökyüzünü kaplayacak kadar devasa, altından yapılma bir el oldu. El, Hyakki Yasha’nın üzerine iniyordu, düşen zincirleri ve torii kapılarını da beraberinde sürükleyerek. Varlık kaçmaya çalıştı ama artık çok geçti. Dev el, altın parmaklarını Hyakki Yasha’nın etrafına kapattı, zincirleri ve mühürleri de yere doğru bastırdı.
Bir çığlık insan olmayan, kulakları sağır edecek bir çığlık avluyu doldurdu.
“Başardık!” diye bağırdı Lee, uzaktan. “Rei, hareket edemiyor!”
Ama altın el titriyordu. Hyakki Yasha altında kıvranıyor, altın parmakları yavaş yavaş zorluyordu.
Komutan Kazehara koştu, Rei’nin yanına geldi. Yüzü terden ıslaktı, sol kolu tuhaf bir açıda duruyordu kırılmıştı.
“Tılsımı ver.”
“Dayı—”
“VER REİ!”
Rei belindeki kutuyu çözüp dayısına uzattı. Komutan kutuyu açtı, içindeki altın madalyonu çıkardı. Madalyon elinde parlamaya başlamıştı, ışığı git gide artıyordu.
“Dayı, ne yapıyorsun, sen kullanamazsın, ben—”
“Sen daha çocuksun Rei.”
Komutan Kazehara ona baktı, gülümsedi Rei’nin daha önce hiç görmediği kadar sakin bir gülümsemeydi bu.
“Tapınağı koru. Klanın geri kalanına söyle, seninle gurur duyuyorum.”
Komutan dönüp koştu, dev elin altında kıvranan Hyakki Yasha’ya doğru. Madalyonu kalan tek eliyle kaldırdı.
“AMATERASU!”
Işık her yeri kapladı.
Altın alevler gökten değil, komutanın ellerinden doğdu, dev elin parmakları arasından sızıp Hyakki Yasha’yı sarmaya başladı. Varlığın çığlığı bu sefer daha da yükseldi, ateş vücudunu bir uçtan bir uca sarıyordu. Zincirler, torii kapıları, dev el hepsi alevlerin içinde parlıyordu, sanki bütün mühürler tek bir alevde birleşmişti.
Rei gözlerini kapatmak zorunda kaldı, ışık o kadar güçlüydüki doğrudan bakarsa kör kalacakmış gibi hissediyordu.
Artefact ın akitve edildiği yerden yüksek bir patlama sesi geldi.
Sonra gelen şey ise sessizlikdi.
Rei gözlerini açtığında dev el yavaşça küle dönüşüp havada dağılıyordu. Zincirler yere düşmüştü, torii kapıları kırık parçalar halinde etrafa saçılmıştı. Hyakki Yasha’nın olduğu yerde artık sadece kararmış, dumanı tüten bir toprak parçası vardı.
Ve komutan yoktu.
“Dayı?”
Rei ayağa fırladı, ne zaman düştüğünü hatırlamıyordu, sol kolu ve göğsü acıyla yanıyordu. Sendeleyerek komutanın son durduğu yere koştu ama orada sadece kararmış toprak vardı, madalyonun kalıntıları bile yoktu.
“DAYI!”
Sesi avluda yankılandı.
Kimse cevap vermedi.
Rei dizlerinin üzerine çöktü, elleri kararmış toprağa değdi. Etrafında hayatta kalanlar yavaşça toparlanıyor, yaralılara koşuyor, kimileri ağlıyordu. Lee koşarak yanına geldi, bir şey söylemeye çalıştı ama Rei duymuyordu bile.
Tam o sırada tapınağın ana kapısı gıcırdayarak açıldı.
Üç adam içeri girdi.
Öndeki uzun boylu, keskin hatlı bir adamdı, sırtında bir kılıç, yüzünde derin bir endişe vardı. Arkasındaki daha yaşlı, beyaz saçlı, ama duruşu hâlâ dimdikti bir zamanlar bu tapınağın komutanlarından biri olduğu belliydi.
“Akira.” Öndeki adam diğerine seslendi. “Geç kaldık.”
Akira Kurogane etrafına baktı yerdeki cesetler, kararmış toprak, hâlâ havada asılı duran kül parçaları.
Sonra gözleri kararmış toprağın ortasında diz çökmüş, kanlar içindeki genç ruh avcısına takıldı.
“Baba.” dedi Akira, sesi gergindi. “Bu daha bitmedi.”
Yaşlı adam kılıcını çekti, gözleri kararmış toprağın merkezine sabitlendi. Toprağın altından, hâlâ zayıf da olsa, bir şey nabız gibi atıyordu.
“Biliyorum.” dedi İtsuki. “Hazır ol oğlum.”
Daha birkaç dakika önce onlarca ruh avcısının öldürmek için canını ortaya koyduğu yaratık, yapılan saldırılardan hiç etkilenmemiş gibi Kuzey Kapısı’nın üzerinde duruyordu


