novel oku
Varsayılan3
1 Kasım 2025 tarihinde başladı

Tozlu bar yolu

  • Kas 16, 2025
  • 0 takipçi
  • 0 inceleme
  • 6 görüntüleme

Bölüm 1 - Kısım 1

Hakkında

Güneş, göğün tam ortasında bir kızıl gövde gibi asılıydı. Işığı taş zemini kavuruyor, ufukta yükselen dalgacıklarla havayı büküyor, sanki dünya eriyip akıyordu. İnsanlar, çamurla karışmış toprak yolun kenarındaki barakadan bozma handa gölgeye sığınmış, nefes almanın bile zor olduğu bu cehennem sıcağında serinlik arıyordu. İçerideki hava gölgede olmasına rağmen ağırdı; ter, bayat ekmek ve ekşi içkinin kokusu insanın boğazına yapışıyordu.

 

Orven, barın karanlık köşelerinden birinde oturuyordu. Uzun boyu ve sert hatları dikkat çekiyordu, ama gözlerinde anlatamadığı bir boşluk vardı. Ne geçmişini hatırlayabiliyordu ne de buraya kadar nasıl geldiğini. Bildiği tek şey, susuzluk ve yorgunlukla kavrulurken kendini bu barın gölgesine atmış olmasıydı. Elleri, kalın parmaklarıyla masanın kenarını kavramıştı; elleri nasırlıydı, belli ki genç yaşına rağmen ağır işlerin yükünü taşımıştı.

 

Barın diğer köşesinde, bir grup adam seslerini yükseltmeye başlamıştı. Çatlak bardaklardan ucuz içkilerini devirmiş, birbirlerini omuzlayarak kahkahalar atıyorlardı. İçlerinden biri, ayağa kalkıp sendeledi, Orven’in masasına çarptı. Bardaktaki su devrildi, yere döküldü. Adam homurdanarak bakışlarını Orven’e dikti.

 

— Dikkat etsene, diye tısladı.

 

Orven gözlerini kaldırmadı. Sadece boş bardağa baktı, dudakları susuzluktan çatlamıştı. Bu tavır öfkelenmeleri için yetti. Adamın arkasındaki ikisi de yaklaşarak masanın etrafını sardı. İçlerinden biri pis bir kahkaha attı.

 

— Sessiz kahraman oynuyor. Belki de dilini kestiler?

 

Orven başını kaldırdı. Gözleri, bir anlığına boşluktan sıyrılıp sertleşti. Sesini alçak, ama derinden gelen bir tonda çıkardı:

 

— Çekilin.

 

O an, barın kalabalığı bir şeylerin patlamak üzere olduğunu hissetti. Sessizlik çökmedi ama uğultular geriye çekildi. Adam kahkahayı kesti, öfkeli bakışlarla yumruğunu kaldırdı. Fakat yumruk daha inerken Orven’in eli adamın bileğini kavradı. Bir anlık hareketti ama bileği çatırdayan adamın yüzü bembeyaz kesildi. Arkadaşları üzerine atıldı. Sandalyeler devrildi, masa yıkıldı, çığlıklar yükseldi.

 

Orven’in vücudu, sanki kendi iradesinden bağımsız bir şekilde hareket ediyordu. Yumrukları, kolları, refleksleri; hepsi alışkın bir savaşçınınki kadar keskin ve güçlüydü. İçinde nedenini bilmediği bir öfke vardı, ama daha çok hayatta kalma dürtüsüydü bu. Kalabalık üzerine çullansa da hepsini birer birer yere serdi. Son adam geriye sendeleyerek kapıya doğru kaçarken barın sahibi bağırdı:

 

— Yeter! Dışarı! Kan dökmeden çık!

 

Orven, nefes nefese kalmıştı. Elleri titriyordu ama gözlerinde garip bir dinginlik belirmişti. Masadan devrilen kırık bardaklara, yerlere saçılmış ekmek kırıntılarına baktı. Sonra kapıya yöneldi. Arkasında uğultular devam ediyordu. Onun çıkışını seyreden gözlerde hem korku hem merak vardı.

 

Dışarı çıktığında güneş hâlâ gökyüzünü yakıyordu. Yol, uzanan bir beyaz çizgi gibiydi. Ufukta bir toz bulutu dikkatini çekti. Toz bulutu yaklaşan bir kervana aitti. Ağır arabalar, develere benzeyen iri hayvanların çektiği yükler ve silahlı birkaç muhafız vardı. Kervanın yanına yaklaştığında muhafızlardan biri şüpheyle kaşlarını çattı.

 

— Yolcu musun, yoksa belanı mı arıyorsun?

 

Orven susuz dudaklarını yalayıp başını salladı.

— Yolcu.

 

Kervanın önündeki yaşlı adam, yıpranmış pelerinin altından Orven’i süzdü. Yüzünde derin çizgiler vardı, ama gözleri canlıydı.

— Yalnız yolculuk ölüm demektir, evlat. Gelmek istiyorsan yük taşır, nöbet tutarsın.

 

Orven’in gözlerinde ilk defa bir kıvılcım çaktı. Bir yere ait olma ihtimali… Belki de sadece susuzluğunu giderecek bir fırsattı. Başını eğerek kabul etti.

 

— Yapabilirim.

 

Böylece kervanın arasına katıldı. Arabaların tekerlekleri gıcırdarken, sıcağın altında ağır ağır ilerlemeye başladılar. Orven’in aklında hâlâ barın uğultusu, masaların devrilişi ve kendi ellerinin gölgesi vardı. Neden bu kadar iyi dövüştüğünü bilmiyordu. Hatırladığı tek şey, uzun bir yolun ardından kendini bir barın içinde bulmasıydı. Öncesi boştu. Ama şimdi, önünde uzanan tozlu yol, yeni bir bilinmezliğe doğru çağırıyordu.

 

Orven kendine geldiğinde, kervanın varlığı hâlâ zihninde gerçek ile hayal arasına sıkışmış gölgeler gibiydi. Başını kaldırdığında göğün kurşuni tonları ufuk çizgisine doğru ağır ağır koyulaşıyor, rüzgârın taşlaşmış kuru sesi kumların arasından kıvrılarak geçiyordu. Çöle benzeyen bu geniş kır, bir zamanlar dünyanın haritalarında “merkez topraklar” olarak geçen coğrafyanın yalnızca bir kabuğuydu artık.

 

Güneş gövdesini kesen sarı bıçak misali hâlâ tepede parlıyordu; ama Orven biliyordu: Bu ışık, ısıtmak için var değildi. Yakmak için, tüketmek için, geriye canlı hiçbir şey bırakmamak için doğmuştu sanki.

 

Kervanın en önünde duran yaşlı adam—Corvant—tekerlek izlerini inceliyordu. “Hâlâ takip edilmiyoruz,” dedi, kalın sesindeki titremeyle birlikte. “Ama hava… Yakında dönecek. Gökyüzü ağırlaşıyor.”

 

Gökyüzü.

Evet.

Orven de hissediyordu.

 

Sanki havanın içinde görünmez bir elektrik dolaşıyor, her soluk alışında ciğerlerini keskin bir acı kaplıyordu. Asit yağmurlarının habercisi buydu: Göğün çürümüş kokusu. İnsan tenine değdiği anda kabarcıklar oluşturan, metal yüzeyleri dakikalar içinde eritip heykel misali bükebilen o öldürücü fırtınalar…

 

Aelria, kervanın arka vagonunda oturmuş, dizlerine sarılı küçük su tulumunu sıkıca kavramıştı. Gözleri hâlâ endişeliydi; çünkü onlar bu yolculuğun ortasında birbirlerine tutunmaya çalıştıkça dünya daha ölümcül, daha yabani bir hâl alıyordu.

 

“İç biraz,” dedi Orven.

Aelria başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi. “Sen içmelisin. Daha güçlüsün.”

 

“Güçlü olmak susuzluğu azaltmıyor.”

Bu söz kervandakilerin bir kısmını hafifçe güldürse de kimsenin neşesi uzun sürmedi.

 

Rüzgâr, göğün rengini almış bir uğultuyla şiddetlendi.

 

Kervan dört vagon ve on iki kişiden oluşuyordu. Kimisi tüccar, kimisi maceracı, kimisi yolcu; ama hepsinin ortak noktası aynıydı: Hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Eski dünyanın yolları artık yoktu. Yüzey çatlaktı, asfalta ait hiçbir şey kalmamıştı. Rüzgâr ölü toprakları havalandırdıkça yerdeki ince gri tozlar yükseliyor, göğe karışıyor, göğün çürük rengini besliyordu.

 

Bu 6000 kilometrelik yol, neredeyse bir ayak izi mezarlığı gibiydi. Orven bazen ilerideki ufku seyrederken eski dünyanın gölgelerini hayal ediyordu: Yollar, tabelalar, şehirler… Şimdi geriye yalnızca harabeler, kırık beton parçaları, paslı direkler ve çölleşmiş kanyonlar kalmıştı.

 

Corvant birden bağırdı:

“Herkes! Yaklaşın. Hava değişiyor.”

 

Kervan bir araya geldi.

 

Gökyüzünün rengi koyu turuncuya dönmüş, bulutlar sanki içeriden alev almış gibi kıpkırmızı çatlaklar oluşturmuştu. Bu, yolcuların çoğunun sadece hikâyelerini duyduğu bir manzaraydı. Hayatta kalanlar bilirlerdi:

Asit yağmuru bu şekilde başlardı.

 

“Kaç saatimiz var?” diye sordu Aelria.

 

Corvant gözlerini kıstı. “Bilemem… ama saat değil, belki bir saat bile değil.”

 

Arkalardan genç bir kervancı korkuyla konuştu:

“Barınak yok, etrafta sığınacak hiçbir yer yok!”

 

Orven derin bir nefes aldı. Bu anlar onu garip şekilde sakinleştirirdi. Tehlike yükseldikçe içindeki bir şey açılırdı; sanki vücudu tehdidi kokluyor, kendini ayarlıyordu.

 

“Barınak buluruz,” dedi Orven.

“Nasıl?” diye sordu biri.

“Gökyüzü daha yeni renk değiştiriyor. Fırtına tam başlamadı. Çevrede bir şeyler olmalı.”

 

Aelria da başını uzatıp ufka baktı. “Orven… Şuraya bak.”

Elini sol taraftaki kırık kayalıklara doğrulttu.

 

Orada… önce kimse bir şey göremedi. Ama Orven gözlerini kıstığında harabelerin arasında bir karaltı fark etti.

Bir yapı.

Bir zamanlar belki bir akaryakıt istasyonunun gölgelik kısmıydı; belki de eski bir barınak, küçük bir oto bakım garajı. Kısmen ayakta görünüyordu. Tamamen çökmemişti.

 

“Orası olur,” dedi Orven. “En azından çatısı var.”

 

Corvant başını salladı.

“Hareket edin! Hemen!”

Herkes atların ve yük hayvanlarının iplerini çekerek hızlandı. Kumlar ayakların altında savruluyor, onların ilerleyişiyle havaya ince gri bir perde kalkıyordu. Rüzgâr keskinleşti; göğe çarpan bir çivi gibi ince bir ıslık çaldı.

 

“Hızlanın!”

“Daha hızlı!”

“Acele edin, hayvanlar ürküyor!”

 

Kervanda genç bir erkek vardı—Tarin. Yük hayvanının ipini çekiyor ama hayvan direniyordu. “Yürüsene be hayvan! Yürüsene!”

 

Orven yanına koştu.

“Tarin! Çekiştirme, sakin ol. Hayvan korkmuş.”

 

Tarin dişlerini sıktı. “Orven, göğe bak! Sakin olmayı sen söyleme.”

 

Gökyüzü artık tamamen kararmıştı. Bulutlar mor ve siyahın arasında gidip geliyor, içlerinde sanki kırmızı damarlar dolaşıyordu.

Birden… göğe bir çizik attı.

Elektrik değil—çürüme sesi.

 

Herkes irkildi.

 

Aelria ürperdi. “Başlıyor mu?”

 

Orven başını iki yana salladı. “Hayır. Daha değil. Ama yakında.”

Kervanın tamamı o yıkık istasyona doğru koşturarak ilerledi.

Çatısı eğriydi. Taşların arasında paslanmış metal parçaları vardı. Üstteki tabelanın yalnızca birkaç harfi kalmıştı:

 

⟨ …EVA …AK ⟩

Belki bir zamanlar “REVA YAKIT” yazıyordu—kim bilir.

 

Her adımda gök daha da kararıyor, uzaklardan taş çatırdaması gibi bir ses geliyordu.

 

Orven çatının sağlam olup olmadığını anlamak için elini kaldırdı, metal direğe bastı.

Direk sallandı ama düşmedi.

“Dayanır,” dedi. “Hepiniz içeri!”

 

Corvant içeri insanları yönlendirdi.

“Hayvanları da içeri alın! Kapıya yakın tutun!”

Tarin, hayvanını içeri çekmeye çalışırken Aelria bir çığlık attı:

“Orven! Bak—!”

 

Göğün bağırışı gibi yankılanan bir tsss sesi duyuldu.

 

Sıçrayan ilk damla, yere düştüğü anda toprağı delip küçük bir çukur oluşturdu.

Duman çıktı.

Keskin bir yanma kokusu havaya yayıldı.

 

Arkasından ikinci damla düştü.

Sonra üçüncü.

 

Ve ardından, gökyüzü bir anda paramparça oldu.

 

Asit yağmuru başlamıştı.

 

Kervandakiler içeri koştular.

Hayvanlar bağırdı.

Metal çatının üzerinde binlerce küçük bıçak ucu dans ediyormuş gibi bir ses yükseldi:

 

Tısss—tısss—tıssssssss—

 

Sanki gökyüzü öfkesini aşağı kusuyor, yeryüzünü yakmaya çalışıyordu.

 

Corvant ellerini havaya kaldırdı. “Kapıyı kapatın!”

 

Tarin, Orven ve iki kişi daha paslı metal levhayı kaldırıp kapıya sürüklediler. Yağmurun damlaları levhaya değdiği anda buhar fışkırıyor, metal eriyormuş gibi acı bir ses çıkıyordu.

 

Aelria elleriyle kulaklarını kapadı. “Bu… bu normal değil.”

 

Orven yanına geçti. “Bu ülkenin havası hiçbir zaman normal olmadı.”

Herkes içeriye toplandı.

Barınağın içinde eski araçlardan kalma çerçöp, kırık plastik kaplar, paslanmış vidalar ve metal parçaları vardı. Çatının altına toplandılar, yağmurun çatıya çarpma sesi içeri dalgalar halinde iniyor, konuşmaları bastırıyordu.

 

Corvant kısık bir sesle konuştu:

“Burada geçmesini bekleyeceğiz. Normal yağmurlar gibi değildir. Birkaç dakika mı sürer, birkaç saat mi—bilemeyiz.”

 

Tarin titredi. “Hayvanlar… Bu sesi sevmiyorlar.”

 

Orven hayvanlara yaklaştı, başlarını okşadı, “Sakin olun,” dedi.

Sanki onu anlıyorlarmış gibi homurtuları biraz dindi.

 

Aelria Orven’in yanına yaklaştı. “Böyle bir şeyi hiç gördün mü?”

 

Orven, gözlerini yağmurun gölge oyunlarına dikip fısıldadı:

“…Hayır. Ama nedense tanıdık geliyor.”

 

Aelria kaşlarını kaldırdı. “Tanıdık mı?”

“Evet. Sanki çok eskiden bir yerde… böyle bir ses duymuşum gibi. Ama hatırlayamıyorum.”

 

Aelria derin bir nefes aldı.

“Geçmişini hatırlayamıyorsun ama bazı şeylere refleksin var. Bu… bana garip geliyor.”

 

Orven de düşünüyordu.

Asit yağmurunun sesi ona bir korku değil, tuhaf bir hazırlık hissi veriyordu.

Sanki vücudu bir şeyleri tanıyordu.

 

Ama aklı tanımıyordu.

Barınağın içindeki hava, dışarıdaki asit yağmurundan kaçan insanların nefesleriyle daha da ağırlaşıyordu. Metal kokusu, nem, pas ve sanki görünmez bir küf tabakası birleşiyor; bu küçük, kırık dökük mekânı boğucu bir mağaraya çeviriyordu.

 

Yağmurun sesi inceden kalına doğru büyüyor, çatının üzerine çarpan damlalar birbirlerini takip eden bir metal davul ritmi gibi yankılanıyordu:

 

Tsss… Tıssss… Tıssssssss… TİNK—tsssss—

 

Her tıslamadan sonra metal yüzeyden küçük duman parçacıkları yükseliyordu.

Barınak dayanıklıydı ama ebedi değildi.

Her damla binlerce yıllık paslı çivileri biraz daha aşındırıyordu.

 

Aelria tavanın bir köşesindeki eriyen bölgeyi fark etti; pas çizgisi ince bir solucan gibi çatının altından aşağı doğru akıyordu.

 

“Bu… böyle devam ederse içine damlamaya başlar,” dedi, endişeyle.

 

Corvant başını salladı. “Biliyorum. O yüzden burada sessiz olacağız. Enerjimizi koruyacağız. Yağmur zayıflayana kadar başka çaremiz yok.”

 

Orven ise çatının gergin metal seslerini dinliyordu.

Her damla düştüğünde çatıda hafif bir titreme hissediyordu—diğerleri fark etmese de o ediyordu.

Vücudu sanki dışarıdaki tehdide karşı kasılıyor, hazır oluyordu.

Sanki bu dünyaya ait değilmiş gibi…

Ama tamamen de yabancı değilmiş gibi.

 

Aelria bakışlarını ona çevirdi.

Bir süre sessizce izledi.

Sonra fısıldadı:

 

“Orven… Sen neden bu kadar sakinsin?”

 

O, gözlerini yağmurdan ayırmadan cevapladı:

“Bilmiyorum.”

 

Gerçekten bilmiyordu.

Ama bedeninin titremeyişi, zihninin berraklığı…

Kendisine tuhaf geliyordu.

Barınağın köşesinde oturan iki tüccar—Harlon ve Eudha—fısıldaşmaya başladı.

Orven kulak kabartmadı ama Aelria sesleri duyunca istemsizce dinlemeye başladı.

 

“Bu yağmur… geçen yılkinden daha şiddetli.”

“Her yıl biraz daha kötüleşiyor. Göğün kimyası bozuluyor diyorlar.”

“Bozuldu değil… öldü. Dünya öldü.”

“Ve biz çürük cesedin üzerinde geziyoruz.”

 

Aelria’nın içi ürperdi.

İki tüccarın sözleri karanlık bir kehanet gibi havada asılı kaldı.

 

Corvant bu sözleri duydu ve sert bir bakış attı.

“Kötü konuşmayı kesin,” dedi. “Herkes zaten yeterince gergin.”

 

Tarin, yük hayvanının başını okşayarak araya girdi:

“Corvant… Bu yağmur daha önce böyle kokmuyordu. Sanki içindeki asit… değişmiş gibi.”

 

Corvant’ın yüzü kısa bir an boşluğa baktı.

Kimse fark etmedi ama Aelria gördü—adam korkuyordu.

Gerçekten korkuyordu.

Birden—tavanın köşesinden küçük bir damla süzüldü.

 

Aelria bir çığlık attı:

“Dikkat! İçeri damlıyor!”

 

Orven yıldırım gibi hareket etti.

Damlanın düşeceği noktaya atladı, yerde duran paslı metal parçalarından birini alıp damlanın üzerine tuttu.

 

TSSSSS!!!

 

Metal parça anında eridi.

İncecik bir çizgi halinde duman yükseldi.

 

Herkes geri çekildi.

 

Harlon şaşkınlıkla bağırdı:

“Bu—bu normal asit değil! Bu… daha keskin!”

 

Corvant dişlerini sıktı.

“Çatıyı desteklememiz gerek. Yoksa hepimizi içeride haşlar.”

 

Orven gözlerini yağmurlu göğe kaldırdı; çatının altından bile karanlık kırmızılığı hissediliyordu.

 

“Metal levhaları duvarlardan sökün,” dedi.

Corvant şaşırdı. “Ne? O levhalar binayı tutuyor olabilir!”

 

Orven başını salladı.

“Tavan gözümüzün üzerinde eriyor. Önce üzerimizi koruyacağız. İskeletin ağırlığı yeterince sağlam.”

 

Corvant bir an düşündü.

Sonra kendi adamlarına döndü.

 

“Orven doğru söylüyor. Çabuk, levhaları sökün!”

Tarin ve iki kişi uğraşıyor ama metal eski ve yerinden oynamıyordu.

 

Orven tek başına bir levhayı kavradı, derin bir nefes aldı ve—

Tek bir hamlede metal levhayı duvardan kopardı.

 

Herkes irkildi.

Bu bir insanın yapabileceği bir şey değildi.

En azından sıradan bir insanın…

 

Harlon fısıldadı:

“Bu… nasıl bir kuvvet?”

 

Aelria’nın gözleri genişledi. O bile şoktaydı.

 

Orven ise, yaptığı hareketin farkında değilmiş gibi elini çırptı ve levhayı yerleştirmeye geçti.

Sanki bu gücü… doğal bir refleksmiş gibi kullanıyordu.

 

Aelria ona yaklaşıp sessizce sordu:

“Orven… bunu nasıl yaptın?”

 

Orven başını eğdi.

“Bilmiyorum.”

 

Bir süre sessizlik oldu.

Bu, kimsenin açıklayamadığı tuhaf bir gerçekten ibaretti.

Levhalar söküldü, tavandaki incelen bölgeler desteklendi.

Yağmur çatıya her çarptığında bir “canavar nefesi” gibi hırlıyordu.

 

Kervandakiler sessizce, korkuyla bekliyordu.

 

Dışarıdaki dünya… eriyordu.

 

Yolun önceki kısmında gördükleri kemiklerin, taşların, yıpranmış metal parçalarının neden bu kadar düzgün ve yuvarlak olduğunu artık çok iyi anlıyorlardı:

Asit, her şeyi zamanla törpülüyor, dünyanın yüzeyini yeniden şekillendiriyordu.

 

Birden dışarıdan bir ses duyuldu—feryat gibi bir şey.

 

Tarin zıpladı.

“Biri var dışarıda!”

 

Corvant kaşlarını çattı. “Sakın kapıyı açmayın!”

 

Orven yine o tuhaf refleksle harekete geçmek istedi ama Corvant elini uzatıp onu durdurdu.

 

“Asit yağmuru altında kimse hayatta kalamaz.”

Sesinde acı bir kabul vardı.

 

Aelria gözlerini kapattı.

“Dünya bizi ölüme alıştırıyor,” dedi kısık bir sesle.

Saatler sürmüş gibi geldi.

Belki bir saat oldu… belki üç.

Kimse emin değildi.

 

Ta ki…

Sesler hafiflemeye başlayana kadar.

 

Tıslama, çatıdaki metal kabaran yumruğu kadar güçlü değildi artık.

Damlalar daha seyrek düşüyordu.

 

Corvant kulak kabarttı.

“Dinmeye yaklaşıyor.”

 

Orven başını kaldırdı; gökyüzünün ağırlığı hafiflemiş gibiydi.

Koyu mor bulutların içindeki kırmızı damarlar soluyor, yerini daha gri bir tona bırakıyordu.

 

Aelria derin bir nefes aldı.

“Sanki dünya… biraz olsun nefes verdi.”

 

Orven ona baktı.

“Bu dünya vermez. Sadece bizi öldürürken yavaşlamayı seçti.”

 

Aelria acı bir tebessüm etti.

“Gerçekçi bir bakış açısı.”

Son büyük damlaların sesi uzaklaşınca Corvant ayağa kalktı.

“Herkes çıkmaya hazırlansın. Toparlanıyoruz.”

 

Barınağın kapısı açıldığında dışarıdan keskin bir duman kokusu içeri doldu.

Yerde yanık izleri, siyah delikler ve erimiş taş yüzeyleri vardı.

 

Ama dünya hâlâ buradaydı.

Ölmüş olabilir, çürümüş olabilir ama ayakta duruyordu.

 

Kervan yavaş yavaş dışarı çıkarken Aelria Orven’e baktı.

 

“Bu yol… bizi nereye kadar götürecek?”

 

Orven, göğün uğursuz tonuna bakarak cevapladı:

 

“Ne kadar ileriye gidersek… o kadar çok geçmişimi hatırlayacağımı hissediyorum.”

 

Aelria şaşırdı.

“Geçmişin bu topraklarla mı ilgili?”

 

Orven gözlerini kapadı.

“Sanırım… benden önce geliyor.”

 

Aelria’nın gözlerinde bir gölge belirdi—hem korku hem merak.

 

Kervan yeniden yola koyuldu.

Asit yağmurunun izleri ayaklarının altında dumanlar çıkarmaya devam ediyordu.

Gökyüzü karanlık olsa da, dünyanın çürümüş kalbinde yol almaya devam ediyorlardı.

 

Ve Orven…

Bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu.

 

Belki geçmişi.

Belki kaderi.

Belki kemikderililerden kalan o karanlık bağ…

 

Ama henüz hiçbir şey görünür değildi.

Sadece yol vardı.

Ve yürümek zorundaydılar.

Asit yağmurunun son tıslaması kaybolduğunda, dünyada geriye tuhaf bir sessizlik kaldı.

Ölüm, sesini kesince daha ürkütücü oluyordu.

 

Kervan harabeden çıkarken herkes adımlarını dikkatli atıyor, toprağın dokunduğu yerlerde hâlâ ince dumanların yükselmesini izliyordu. Yanan deri kokusu ve metal erimesi, rüzgârın soğuk soluğuyla karışıp üzerlerine yapışmıştı.

 

Aelria kırılmış bir beton bloğun yanından geçerken yüzünü buruşturdu.

“Koku… içime işledi,” dedi.

Orven çevreyi incelerken başını salladı.

“Bu koku herkesin içine işler. Yıllarca çıkmaz.”

 

Corvant, kervanın en önünde bir direğe yaslanmış, yüzünü göğe kaldırmıştı.

“Yol… bizi biraz daha kuzeye götürecek,” dedi. “Orada terk edilmiş bir geçit olmalı. Eski bir tünel.”

 

Tarin endişeli gözlerle çevreye baktı.

“Tünel… güvenli olur mu?”

 

“Tünellerin ikisi kapanmış,” dedi Corvant. “Ama üçüncüsü açık olabilir. En azından göğün altından gitmeyiz.”

 

Aelria yutkundu.

“Kapalı olma ihtimali…?”

 

“Ölme ihtimalimizden düşük,” diye cevapladı Corvant, sert ama gerçekçi bir tonla.

Kervan yoluna koyuldu. 

Dünya, yağmurdan sonra bambaşka görünüyordu.

 

Sanki gökyüzü yeryüzünü yaralamıştı.

Taşlar erimiş, toprak kabarmış, bazı yerlerde ince, siyah çizgiler oluşmuştu—damlaların düşüş izleri.

 

Orven bu izlere her baktığında içi tuhaf tuhaf oluyordu.

Bir yerde… çok eskiden… bu manzaraya benzeyen bir şey görmüş gibi.

Bir çocuğun göz hizasında duyduğu bir ses gibi.

Bir kükreme, bir çatırtı.

Ama ne olduğunu bilemiyordu.

 

Aelria yan yana yürürken fark etti onun dalgınlaştığını.

“Kafanın içinde ne var?” diye sordu.

 

Orven cevap vermeden önce bir süre sessiz kaldı.

Sonra:

 

“Bir şey… hatırlamaya çalışıyor, ama çıkmıyor.”

 

Aelria başını eğdi.

“Geçmişini bilmemek nasıl hissettiriyor?”

 

Orven nefes verdi.

“Sanki her adım attığımda toprağın altında saklanmış bir yüz bana bakıyormuş gibi.”

 

Aelria ürperdi.

Bir şey söylemek istedi ama o anda rüzgâr daha sert esti.

Barınakta geçirilen saatler herkesi tüketmişti.

 

Kervanın yaşlılarından biri—bembeyaz sakallı, çökmüş bir adam—yanlarından geçerken homurdandı.

“Bir daha böyle bir yağmur görürsem göç etmem bu lanet dünyada.”

 

Corvant ters ters baktı.

“Bu dünyanın neresine göç edeceksin?”

 

Yaşlı adam cevap vermedi.

Haklıydı.

Artık göç edilecek bir yer kalmamıştı.

 

Tarin, Orven’in yanına yaklaştı.

“Yemekleri ne yapacağız?” diye sordu.

Orven ona döndü.

“Dağıtalım. İnsanların morali kırılırsa yürüyemezler.”

 

Tarin başını eğdi, yüzünde çocukça bir gerginlik vardı.

“Az kaldı…”

 

“Az kaldıysa paylaşmak daha önemli.”

 

Tarin bir an düşündü, sonra kabul etti.

 

Aelria ikisini izlerken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Sen bu kervana aslında Corvant’tan daha çok liderlik ediyorsun,” dedi.

 

Orven omuz silkti.

“Hayır. Sadece… herkes yürüsün diye uğraşıyorum.”

 

“Bazen bu liderliktir.”

 

Önlerinde ağır bastıran sis yükseliyordu.

Sis griydi—ölü toprağın nefesi gibi.

Göz hizasına kadar inebiliyor, insanın yön duygusunu zorluyordu.

Kervan sisin içine girdikçe herkesin adımları yavaşladı.

Hayvanlar homurdanıyor, rüzgârın uğursuz ıslığı kulakları deliyordu.

 

Tarin fısıldadı:

“Bunun içinden geçmek zorunda mıyız?”

 

Corvant sertçe cevapladı:

“Dağ yamacını dolanamayız. Sis geçici. Devam.”

 

Ama sis… geçici değildi.

Koyu bir tabaka gibi üzerlerine çöktü.

 

Kervanın ortasında yürüyen Eudha, bir anda çığlık attı:

 

“HEY! Bu ne?!”

 

Herkes dönüp baktı.

 

Eudha’nın ayaklarının birkaç metre önünde yerde duran bir şey vardı.

Bir deri parçası.

Parlak.

Yanmış.

İnce.

Sanki yeni sıyrılmış gibi.

 

Aelria hemen geriye çekildi.

“Tann—bu da ne?”

 

Corvant çömeldi, deriyi eline almadan inceledi.

“Hayvan değil,” dedi kısık bir sesle. “İnsana benziyor.”

 

Orven bir adım yaklaştı.

Deri parçası yanmıştı.

Ama yanık… asit yanığı değildi.

Daha düzgün, daha çizgisel bir kesik.

 

Aelria ürperdi.

“Bu bölgelerde haydutlar var mı?”

 

“Haydut olsa parçalar düzensiz olurdu,” dedi Orven. “Bu… biri tarafından özenle kesilmiş gibi.”

 

Tarin sendeledi.

“Neden böyle bir şey yapsınlar?”

 

Corvant yanıt verdi:

“Bu topraklarda insanların neden yaptığını anlamak için ‘neden’ sormazsın Tarin.”

 

Bir an herkes sustu.

 

Rüzgâr sisin arasında bir çığlık taşıdı.

Uzak bir çığlık.

 

Aelria Orven’in koluna yapıştı.

“Duydun mu?”

 

“Evet,” dedi Orven. Gözleri kısıldı.

“Yalnız değiliz.”

Sis çöktüğünde dünya tek bir renge dönüşüyordu.

Gri.

 

Sarı toprak rengini kaybediyor.

Kumların turunculuğu yok oluyordu.

Gökyüzü görünmüyordu.

Kervandaki herkes bu sisin içinde kaybolmak üzereymiş gibi hissediyordu.

 

Corvant, kervanı durdurdu.

“Bir dakika. Bekleyin.”

 

Orven sessizce karşı kayalığa baktı.

Sisin içinde bir gölge hareket etti.

Uzun.

İnce.

Eğri.

 

Bir hayvan gibi değildi.

Bir insana da benzemiyordu.

Daha çok…

Kemiksi bir kıvrım gibiydi.

 

Ama hızlıca kayboldu.

 

Aelria hafifçe titredi.

“Ne gördün?”

 

“Emin değilim,” dedi Orven.

Sonra içinden bir ses ekledi:

Belki emin olmak istemiyorum.

Sis daha da kalınlaşınca, Corvant herkesin elini birbirine bağlamasını emretti.

 

“Birbirimizi kaybedersek asla çıkamayız,” dedi. “Çünkü sisin içinde ses boğulur.”

 

Tarin karşı çıktı:

“Zincir bizi yavaşlatır!”

 

Corvant sertçe:

 

“Yavaş ama birlikte yürürüz. Tek bir kişi kaybolursa ölür.”

 

Aelria Orven’in yanına geldi; elini onun bileğine bağladılar.

Düğüm sıkıydı.

Kaçmak için değil—hayatta kalmak için.

 

Orven arkasına baktı:

“Hazır mısın?”

 

Aelria başını salladı.

 

“Pek sayılmaz… ama mecburuz.”

 

Kervan, sisin içine zincir gibi ilerlemeye başladı.

Sis en koyu anına ulaştığında, rüzgâr kervanın sağına doğru aniden esti.

Sanki biri dev bir perdeyi savurmuş gibi.

 

Bir gölge hareket etti.

 

Harlon bağırdı:

“H—hey! Bir şey var!”

 

Ardından bir çığlık.

Ama yük hayvanından geldi.

 

Hayvan bir anda düştü.

Bacağından kan boşalıyordu.

Kesik… derin bir kesik.

 

Corvant bağırdı:

“Herkes dikkat!”

 

Orven etrafa bakındı.

 

Ama kimseyi göremiyordu.

 

Sadece sis vardı.

Ama sisin içinde bir şey… hareket ediyordu.

 

Aelria fısıldadı:

“Orven… arkamda biri varmış gibi hissediyorum.”

 

Orven elini sıktı.

“Sakın dönme.”

 

O sırada, sisin içinde ince bir tırmalama sesi duyuldu.

Bir metal çizilişi gibi.

Bir bıçağın taş üzerinde sürtünmesi gibi.

 

Yaklaşıyordu.

 

Orven aniden bağırdı:

 

“HERKES DÜŞÜNCE POZİSYONUNA—!”

 

Ama o anda, sisin içinden keskin bir kol uzandı.

İnsan kolu değildi.

Derisi yoktu.

Kemiksi bir dış yüzeye sahipti.

Bir anda Harlon’un sırtını çizdi.

 

Harlon yere yığıldı.

Sırtındaki kesik… yanıyordu.

Sanki asitle açılmış gibiydi.

 

Aelria dehşet içinde:

 

“O da neydi?!”

 

Orven gözlerini kıstı.

Bedenindeki tüm içgüdüler tetiklenmişti.

 

“Burada yalnız değiliz. Ve bu şey… bir insan değil.”

 

Sis daha sert esti.

 

Gölgeler çoğaldı.

 

Kervan zinciri titredi.

 

Orven’in içinden geçen tek düşünce:

 

‘Bu dünya… sandığımızdan daha karanlık.’

 

Ve sisin içindeki o kemiksi gölge…

 

Onları izliyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

      Bölümler

      Henüz bölüm yok Reset filters?

      İlgili Hikaye Bulunamadı

      İlgili Hikaye Öğeleri

      Tozlu bar yolu
      • Karakter
      • Mekan
      • Eşya
      • Grup
      • Tür
      • Diğer

      İlgili Öğe Bulunamadı Reset filters?

      İncelemeler

      Blog

      İlgili yazı yok