Lilith korkusuzca karanlık uçuruma doğru atladığında bir an için sonsuzca düşeceğini zannetti. Ama atladığı gibi ayakları soğuk, karanlık beton zemine değdi ve kendini ilk basamakta buldu.
Hemen etrafına bakındı. Geriye baktığında, tekrar çıkılması imkansız bir duvar gördü. Atladığı ilk basamağa geri dönmek isterse, tırmanmak imkansızdı.
“Uçuruma iniş vardır ama çıkış yoktur. Pan’ın Gözü’nü bir bir kere açanlar için geri dönüş yoktur, denilmesine şaşmamalı. Bu yüzden sadece iniş var ama çıkış yok…”
Sonra yavaşça durduğu basamağın kenarına yürüdü ve sonraki basamağı görmeye çalıştı. Karanlık bir uçurumda belli belirsiz bir karaltıdan ibaretti. Eğer bu şekilde atlarsa sonsuza kadar düşeceği ve ruhunu yaralayarak uyanacağını anladı Lilith…
“Tek seferde bir kaç basamak inmek hayal oldu sanırım…”
İlk basamağa indiği anda ruhu bir dönüşüm geçirmiş gibiydi. Elinde tuttuğu pan asası artık daha hafif hissettiriyordu. Etrafına baktı ve uzun, geniş basamak boyunca yürümeye başladı. Burada başka ruhpanlarla karşılaşabileceğini duymuştu. Şansını denemek istedi.
Lilith uzun bir süre yürüdükten sonra durdu ve “Bu basamağın bir sonu yok mu?” dedi. Sanki daireler çiziyormuş gibi, bir çemberin sonsuz çevresini dolanıyormuş gibi hissediyordu.
En sonunda durdu ve “Birilerini aramayı bırakıp meditasyon yapmaya başlasam iyi olacak,” dedi, olduğu yere oturup, ruhunu dengelemeye başlarken.
Buranın gizemleri, zamanla kendine aşikar olacaktı. Acele etmesine gerek yoktu.
….
Bu sırada Yeryüzü Diyarının merkezinde, akıllara durgunluk veren bir yapı vardı. Bu yapı ilk bakışa bir kaleyi andırıyordu. Kalenin içinden yüklesen irili ufaklı sayısız kule vardı ama özellikle yan yana duran üç tanesi dikkat çekiyordu.
Bu kuleler yüksekçe bir dağın zirvesinde, dağın içinden çıkmış ve kendi üzerine kıvrılarak yükselen dev bir yılan şeklinde yapılmıştı. Kulelerin zirvesi, bir yılanın başı gibi bulutların üzerine çıkmış, yakut gözlerini tüm diyarlara dikmiş gibiydi.
Üç kuleden ikisi aynı uzunluktayken, ortadaki daha uzundu. Uzun kulenin yılan pulları, altın renkli desenlerle süslenmişti. Diğer kuleler ise mavi ve kırmızı desenlerle kaplıydı.
Bu sırada küçük kulelerden birinde, sadece mum ışıkları ile aydınlatılan karanlık bir odada, üzerinde mavi işlemelerin olduğu bir cüppe giyen güzel bir kadın oturuyordu. Oda içeriyi aydınlatan yüzlerce mumla doluydu ve bazıları yanıyor, bazıları sönmeye yüz tutmuş, bazıları ise henüz hiç yanmamıştı.
Bu sırada mumlarda bir hareketlenme oldu ve beş tanesi aniden söndü!
“Beş çırak ruhpan aynı anda öldü mü?” Mumların ortasında meditasyon yapan ruhpan aniden gözlerini açtı, “Cehennem mağaralarından çıkar çıkmaz talihsizlikle karşılaşan bir grup beşer ruhpan olmalı…”
“Beşerlerin hayatı çok acınası. Özellikle sığınacak bir cenneti olmayan ve cehennem mağaralarında hayatta kalmaya çalışanlar…”
Ama güzel ruhpanın kaşları çatılmıştı ve “Jinlerle mi çatıştınız yoksa canavarlarla mı? Umarım kendi aranızda aptalca bir kabile savaşı değildir!” diye düşündü.
Odasındaki mumların neredeyse yarısı şimdi sönüktü. Diğer yarısı ise çok zayıf bir şekilde yanıyordu. Sanki hayatları pamuk ipliğine bağlıydı. “Bir beşer olduğum için sadece beşer ruhpanlara öğretmek istedim. Yoksa hata mı yaptım. Diğerleri gibi sadece güce mi önem vermeliydim…”
“Bin Kuleli Şehir, Ruhunşad’da önemli olan tek şey ruhpan olmanız. Ruhpan olduktan sonra canavar mı jin mi yoksa beşer mi olduğunuzun hiç bir önemi yok. Yeryüzü Diyarı’nı yöneten böyle bir güçte beşerlerin azınlıkta olması üzücü…”
Göz alıcı mavi desenleri olan uzun bir cüppe giyiyordu ruhpan. Boyu uzun, kıvrımları belirgin, figürü patlayıcıydı. Hatta hafif bol gelen cübbesi bile hafif pullu cildinin hatlarını gizlemekte başarısız oluyordu. Ayrıca alnında çıkıp başının arkasına doğru uzarken dallanıp budaklanan zarif geyik boynuzları vardı.
Hiçbir özelliği olmayan Azgın Alev kabilesi beşerlerinin aksine, onun kan hattının oldukça saf ve güçlü olduğu canavarımsı görünüşünden kolaylıkla anlaşılabilirdi.
‘Bakalım nasıl öldünüz… Ruh Alevinizin dumanını solumama ve son anlarınızda yaşadığınız dehşeti hissetmeme izin verin…’ diye düşündü.
Ruhpan, pençelere benzeyen hem zarif hem de korkutucu ellerini sönen mumların dumanını toplamak için uzatmıştı ki, başka bir mum aniden güçlü bir şekilde tutuştu.
Yarı karanlık oda bir an için gündüz gibi aydınlandı ve tüm diğer mumları gölgede bıraktı!
“Hmm?” Ruhpanın orman yeşili dikey gözleri aniden küçüldü ve elini yeni yanan muma doğrulttu. “Ne kadar güçlü bir çırak!”
“Bakalım sen kimsin?” derken, elini uzattı ve mumun ateşinden bir parça eline doğru uçtu. Bu ateşi, önünde duran siyah bir küreye doğru üfledi. Ateşi emen karanlık küre yavaşça aydınlandı ve içinde bazı görüntüler belirmeye başladı.
“Göster bana Pangöz! Ruhpanın gördüklerini, etrafını ve kendisini; Arzularını, korkularını ve sırlarını…”
Bu sırada sessizce meditasyon yapan Lilith gizlice izleniyormuş hissine kapıldı ve aniden gözlerini açtı!
“Kim var orada!” diye yüksek sesle bağırdı. Bu his aniden gelmesine rağmen çok belirgindi. İzinsiz bir şekilde izlendiğini içgüdüsel olarak anladı. İsterse bu bağlantıyı hemen şimdi kesebileceğini bile hissediyordu. Ama Pan’ın Gözü gibi gizemli bir yerde olduğu için aşırı davranmaya cesaret edemedi.
“Korkma çocuğum…” diye bir ses duyuldu her taraftan, içinde bir yerlerden…
Lilith, “Neredesin?” derken hemen oturduğu yerden kalkıp asasıyla savunmaya geçti.
“Tehlike hissettiğinde hemen bariyer oluşturmalısın…” Ses nazik ama kudretliydi. Sanki ona her tarafından geliyormuş gibiydi. Aynı zamanda kafasının içinde yankılanıyordu. Sanki bu sesi duyan kulakları değil, doğrudan ruhuydu. “Yoksa bariyer oluşturmayı bile bilmiyor musun? Kabilenin eski ruhpanları ne yapıyor? Yazık… Bu kadar güç, boşa harcanmış…”
Ses sanki ona bir şeyler öğretmeye gelmiş gibiydi ama giderek artan hayal kırıklığı ile doluydu. Ses giderek kısılsa ve soğusa da duyulmaya devam etti…
“Pan’ın Gözü’nü açtığın için tebrikler çocuğum. Artık resmi olarak Ruhpan Çırağı oldun. Ruh alevin, Yeryüzü Diyarı’nın ortasında, Ruh Kulelerinin merkezi Ruhunşad’da aydınlandı. Ruhunu gördüm ve çırağım olarak kabul ettim. Kendini hazırla, şimdi sen de beni göreceksin…”
Lilith bir an için dondu. Kendini savunmaya ya da meditasyonunu bitirip, Pan’ın Gözü’nden çıkmaya hazırdı ama böyle bir şeye hazır değildi.
Yeryüzü Diyarı’nın merkezi mi? Ejderhanın Sakalı! O daha diyarın kenarında, toprağın metrelerce altındaydı. Ne zaman bu kadar uzaklara ulaştı? Ruh Kulelerinin merkezi Ruhunşad mı?
Ruhunşad tüm ruhpanlar için bir efsanedir. Ruhpanların hac yapmak için gittikleri kutsal topraklardır…
Cennetler Aşkına! Kiminle başımı belaya soktum ben?
‘Hem diğer ruhpanlar niye böyle bir şeyden bahsetmedi?’ diye aklından soru işaretleri geçiyordu Lilith’in. Gittikçe artan heyecanını, yavaşça önünde beliren karaltıya bakarken bastırmaya çalışıyordu. Karaltı yavaş yavaş netleşip, önünde hayali bir görüntü oluştu.
Figür en az 3 metreydi. Muhteşem bir fiziği vardı. Mavi desenlerle kaplı gösterişli bir ruhpan cüppesi giyiyor, elinde ağaç gövdesine benzeyen kahverengi bir asa tutuyordu.
Lilith onu gördüğü anda bir baskı hissetti. Ruhundan gelen bir baskıydı bu. Karşı taraf kasıtlı olarak bir şey yapmasa bile sadece karşısında durarak onu baskı altına alıyordu. İçgüdüsel olarak boyun eğme isteği oluştu.
Üstelik bu ruhpan şahsen gelmemişti. Bu sadece bir görüntüydü. Gerçek gibiydi ama aynı zamanda değildi. Lilith onu bir an için Göçük Şehir’de gördüğü hayaletlere benzetti ama şeklin gözleri durgun su gibi sakindi. Hayaletlerin nefret ve boşluğundan eser yoktu.
Lilith, boyun eğme isteğine direndi ve mesafesini koruyarak beliren kişiye baktı. ‘Önce onun aklımın bir oyunu mu yoksa gerçek bir kişi mi olduğunu doğrulamalıyım…’ diye düşündü.
“Kızım senin omurgan var, beni gördüğünde neden diz çöküp secde etmiyorsun?” diye gülümserken konuştu, ruhpan. Gülümsemesi, sevimli değil hatta korkutucu derecede ürkütücüydü. Sanki az sonra asasını kaldırıp önündeki her şeyi yok edecek birine benziyordu.
“Sana neden diz çökmeliyim?” diye karşılık verdi, Lilith. Şimdilik hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmaya karar verdi. Zira onun bahsettiği şeylerin yarısını anlamamış yarısına da inanmamıştı.
“Neden diz çökmelisin…” Yeni gelen ruhpan yavaşça mırıldandı. “Bunun için birçok neden var ama öncelikle aramızdaki güç farkından olsa gerek…”
“Hmph!” Lilith tam da karşı ithamda bulunacaktı ki şiddetli bir baskı hissetti. Bir an için dengesini koruyamadı ve dizlerinin üstüne çöktü.
“Hey sen hile yapıyorsun!”
“Evet hile yapıyorum ne olmuş?” Ruhpan eğlenmiş gibiydi. Yavaşça yürüdü ve Lilith’e tepeden baktı. Onu aşağılıyor aralarındaki seviye farkını gösteriyordu.
“Ben Qilin Kavminden Usta Ruhpan Yulin1. Bu devirde Ruhunşad’a katılıp usta seviyesine ulaşan ilk ruhpanlardanım. Ayrıca ruh alevini aldığım için senin de Pan’ın Gözü’ndeki rehberin olacağım. Birazcık saygıyı hak ediyorum değil mi?”
Lilith bilgi parçalarını birleştirirken sakinleşti ve direnmeyi bıraktı. Başını biraz indirip, “Usta Yulin’a saygısızlık ettim. Ben Azman Kavminden Lilith.” diyerek kendini tanıttı. bu kişi sadece görüntüsüyle gelip onu bastırabilmişti. En azından şimdilik kurallara uymalıydı. “Kabilemdeki tüm ruhpanlar erken öldü. Pan yılanım tarafından kendi kendimi yetiştirdim…”
“Demek öyle…” Usta Yulin Lilith’e daha fazla tepeden bakmadı. Onu sadece biraz ilginç bulmuştu o kadar. Arkasını dönüp Lilith’den uzaklaştı. “Tamam, formaliteleri atlayalım. Gerçekten ustan olmak için vaktim yok. Sadece Pan’ın Gözü’nde sana arada sırada rehberlik vereceğim ve yeryüzünün şu anki durumu hakkında bilgiler vereceğim.”
Baskının kalktığını hisseden Lilith yavaşça kalktı ve yürümeye başlayan Usta Yulin’ı arkasından takip etti.
“Şu an kaçıncı iniştesin?”
“1. İniş.”
“1. İniş mi?” Yulin biran durakladı ve “Sanırım çok yetenekli değilsin. Ruh alevin Ruhunşad’da aydınlandığına göre buraya defalarca girmiş olmalısın ama hala 1. iniştesin. Aşağı atlamaktan mı korktun?” dedi, kendinden emin bir şekilde. “Merak etme, başarısız olsan bile hafif bir yara alırsın…”
“Bu ilk defa buraya girişim…”
Ruhpan Yulin aniden durdu ve tekrar Lilith’e baktı. Yanlış duyduğunu sandı.
Pan’ın Gözü’nü açan her ruhpan, Ruhunşad’da hemen bir ruh alevi tutuşturamazdı. Bunun için güçlü bir ruh bağlantısı gerekirdi. Bu da en azından bir kaç kere buraya gelmeyi ya da birkaç iniş gerçekleştirmeyi başarmış yetenekli bir ruhpan gerektirirdi. Zaten Ruhunşad’da bile her çırakla ilgilenecek kadar usta ruhpan yoktu.