“—Hava da çok soğuk.”
İstanbul’un ocak ayında, gece saati hafif yağmur yağarken dışarıda başıboş evine doğru yürüyordu. Elleri soğuktan çatlamış, saçı dağınık, akan burnuyla ilerliyordu.
Etraf çok sessizdi. Eli cebinde somurtarak hayatının ileride nasıl şekilleneceğini düşünen Altay, birden önünde yerde, ters dönmüş ve üzeri yağmurdan ıslanmış bir adam belirdi.
Altay önce etrafını kontrol etti, ne bi ses ne de insan gördü. Koşarak önünde baygınca yatan adamın yanına eğildi.
“—Beyefendi- İyi misiniz?”
Yerde ters dönmüş şekilde yatan adamı yüzüne doğru çevirdi, Gözlemlediği kadar adam 40 yaşlarında saçları uzun, dönemine ait olmayan gömlek ve palto giyiyordu bu havada.
Adamın gözlerinin açık olduğunu fark etti, sert bir bakışla yavaşça Altay’ın yüzüne baktı. Eli bir anda Altay’ın boynuna dokunarak,
“—Oganos”
O an Altayın gözleri karardı. Zar zor nefes alan bi hale büründü. Altay’ın kulağına yavaş ve temkinli bir şekilde fısıldadı.
“—Hepsi onun için.”
*****************************************
“—Ah, başım…”
Altay, gözlerini ağır ağır açtı. Altında olan soğuk çimenleri hissedebiliyordu. Bir süre boş boş gökyüzüne baktı. Sonra doğrulup etrafına baktığı anda donup kaldı. Bir şeyler yanlıştı. Burası… Onun İstanbul’u değildi.
Büyük bir korkuyla yürümeye başladı. İçini, açıklayamadığı bir panik kaplamıştı. “Neredeyim” “Nasıl buraya geldim” “O adam kimdi” “Bana ne söyledi o öyle?” “Öldüm mü?” gibi düşünceler geçiyodu içinden. Yaşadığı şeyin gerçek olup olmadığını bile anlayamıyordu. Göğsünü sıkıştıran o boğucu his, onu yavaş yavaş yiyip bitiriyordu.
Geldiği yer eski zamandan bir yere benziyordu. Sanki yıllarca geçmişe gitmiş gibiydi. Eski göçebe evler, o eskide kalan şalvarları, paltoları giyiyordu insanlar. Altay doğrudan hızlı adımlarla sağ taraftaki kalabalık mekana yöneldi. İçeri girdiği anda bütün gözler ona çevrildi. Sakin ve soğukkanlı bir şekilde boş bulduğu masaya oturdu.
Göğsündeki çarpıntı kulaklarına kadar vuruyordu. Geri dönememe korkusu içini şimdiden kaplamıştı.
Doğrusu kaybedecek bir şeyi yoktu zaten. Her zaman filmlerde seyrettiği o başka bir evrene ışınlanma olayını yaşıyordu. Hayatı boyunca böyle bir şey istiyordu ve onu kazanmıştı. Ama bunu gerçekten yaşamak… Beklediği kadar heyecan verici değildi. Biraz daha bahsedecek olursak:
Altay, İstanbul’da doğmuş sıradan bir lise öğrencisiydi. Okuldan eve geldiği gibi bilgisayara oturan, ders çalışması gerektiği zaman burun kıvırarak ders çalışan biriydi.
17 yaşındaydı. Gözleri herkes gibi kahverengi, kaşları genelde çatık dağınık saçlı bir tipti. Sakalları yeni yeni seyreliyordu.
Yalnız bir tipti. Hiçbir arkadaşı olmayan asosyal bir tip de denebilir. Şahsen onun için üzülüyorum doğrusu.
“—Çat”
Yanındaki sandalye aniden çekildi. Altay irkilerek başını kaldırdı. Kirli sakallı, yaşlı bir adam ağır hareketlerle karşısına oturmuştu.
“—Buralarda yeni misin genç?”
Altay kısa bir süre cevap veremedi.
Zaten ne olup bittiğini anlayamazken şimdi bir de dikkat çekmek istemiyordu.
İçinden,
“Sakin ol… Adama burasının neresi olduğunu, hangi yılda olduğumu ve hangi şehirde olduğumu dikkat çekmeden sormam lazım…”
“—Evet amcacım buralarda yeniyim yolum düştüğü için buraya uğrayayım dedim.”
Yaşlı adam kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“—Senin konuşman hiç buralılara benzemiyor ama?”
Altay’ın kalbi bir an duracak gibi oldu. Avuç içleri terlemeye başlamıştı. Tam bir şey söyleyecekken yaşlı adam gülerek,
“—Rahat ol canım! Her misafire kapımız açıktır bizim. Ne istiyorsan söyle elimden geldiğince yardımcı olurum.”
Ortamda hoş olmayan bir hava vardı Altay’a göre, daha fazla garipleşme istemeden “—Teşekkür ederim.” deyip oradan çıktı. Geldiği yeni şehirde gezerken ailesini düşünmeye başlamıştı bile. Bir daha onları görebilecek miydi?
Güçlü derin bir nefes çekip,
“—Madem buradayım… önce bu yeri anlamam lazım.”
Önceki girdiği mekana yakın, yaklaşık otuz metre ileride küçük bir tezgâh gördü. Hızlı adımlarla satıcının yanına gidip sakin görünmeye çalışarak sordu,
“—Merhaba… Ben buralarda yeni sayılırım da… bu şehrin adı neydi?”
Satıcı gözlerini gazeteden ayırmadan cevap verdi.
“—İstanbul”
Altayın içini o an bir korku kaplamıştı. Bu geldiği şehir nasıl İstanbul olabilirdi? Tam düşüncelerini toparlamaya çalışırken adamın elindeki gazeteye gözü kaydı…
Gördüğü şey nefesini kesti. Tarih… Hala 2026’ydı.
*****************************************
